Hakkımda

Fotoğrafım
Turkey
Unutmamak adına bir AKIL DEFTERİ.

31 Aralık 2010 Cuma

2010 Değerlendirmesi II

2010 yılının bu son gününde geçen yılın muhasebesini yaparken özellikle dizi ağırlıklı izlediklerimi de değerlendirmeye karar verdim. Geçen yıl içinde 9 dizi izlemişim işte ana hatlarıyla izlenimlerim:








1- Carnivale: Carnivale'ı geçen hafta izlemeye başladım, kısa sürede ilk sezonu bitirdim. İkinci sezonun son üç bölümü kaldı bu nedenle dizi hakkında fikirlerimi daha sonra yazacağım. Ama şu ana için söyleyebileceğim tek şey izlediğim en iyi dizi olduğu ve HBO'nun bu diziyi bitirerek yazık ettiği.






2- Dexter: Dexter şu an için uzun soluklu olarak takip ettiğim bir - iki diziden biri. Özellikle geçen sezon farklı ve beklenmedik bir sonla final yaptıktan sonra bu sezon için beklentim fazlaydı. Yine sürükleyici bir sezonun ardından ilk üç sezon ki gibi ama biraz daha heyecanlı bir final yaptı. Herkes gibi benim de beklentim Debra'nın Dex'i yakalaması idi ama daha sonra düşününce bu büyük bir düğüm olurdu dizi için.







3- The Lost Room: Değişik ve ilginç bir hikayesiyle beni çabucak kendine bağlayan bir dizi oldu The Lost Room. Şunu söyleyebilirim ki Carnivale ile birlikte 2010 yılının en iyi dizilerinden biriydi. Değişik güçleri olan objeler ve objelerin peşinde iki grup. Bunların yanında bir otel odasında kaybolan kızını bu objeler aracılığıyla arayan bir dedektif. Bir diziyi yeterince gizemli ve izlenebilir kılacak bütün özellikler var.











4- The Philanthropist: Çok zengin bir adam düşünün, dünyanın en zenginlerinden. Bu adam bir gün başından geçen bir olayın da etkisiyle ve paranın da verdiği güçle insanlara yardım etmeye başlıyor: Nijerya, Fransa, Myanmar, Haiti... Her bir bölümü sinema tadındaydı. Çekimleri, senaryosu, oyunculukları. Tek eksiği 8. bölümden sonra kendisinden haber alınamaması. Sabırsızlıkla yeni bölümlerini bekliyorum.


5- Sherlock: İşte kısa bir  BBC dizisi (üç bölüm) daha. Sherlock Holmes karakteri günümüz koşullarına göre uyarlanmış bana göre de gayet başarılı olmuş. Hem Holmes'ü hem de Watson karakterini oynayanlar gayet iyi iş çıkarmışlar. Her bir bölümü sinema uzunluğunda, hızlı akıyor, bu nedenle birşey kaçırmamak için gayet dikkatli izlemek gerekiyor. Sherlock'un ukalalığı ve Sherlock'un çevresi tarafından ucube/uzaylı gibi görülmesi güzel anlatılmış. Moriarty ismi ve üzerindeki gizem perdesi son sahneye kadar başarıyla yansıtılıyor. Yeni sezonu 2011 yazında, sabırsızlıkla bekliyorum.





6- FlashForward: Konu olarak güzel başlamıştı. Hemen hemen her takipçisi gibi Lost'tan sonraki gizemli dizi boşluğunu bende bununla kapatmaya çalıştım. Konu o kadar ilginçti ki düşünün: Kısa bir süreliğine dünyadaki herkes bilinci yitirsin ve gelecekten anlık görüntüler görsün, daha sonra kehanet gibi bunu beklemeye başlasın. Ama bir süre sonra sırf yarım kalmasın diye izledim. Hiç bulaşmayın derim. Zaten ilk sezon sonunda yayından kaldırıldı.





7- The Event: Lost'un tahtına oynayan bir dizi daha. İzlemeye başlamama rağmen muhtemelen sonu Flashforward'dan farklı olmayacaktır. İlk bölümde sık sık yaptığı flashforwardlarla beni hem yorup hem de dikkatimi çekse de bir süre sonra The 4400'e benzemeye başladı. Şu anda arada, bakalım döndüğünde toparlanacak mı?







8- Spartacus - Blood and Sand: Uzun süredir tarihi dizilerden birini izlemek istiyordum. Rome'mı The Tudors'mu derken bu yıl kendimi Spartacus rüzgarına kaptırdım. Bir insanı ekran başına bağlayacak bütün numaraları sergilemişler. Ana hikaye ya da Roma entrikaları bir yana, çoğu kişinin diziyi izleme sebebi abartılmış şiddet (kan) ve cinsellik sahneleri. Görüntüler ve kan sahneleri çekim olarak 300 Spartans'ın yolundan gidiyor. Spartacus ve Roma'ya karşı özgürlük mücadelesini ilk sezonda izleyemedik. İkinci sezon da Capua'nın ilk zamanlarını anlatacakmış.









9- Paradox: İşte kendine hayran bırakan bir BBC dizisi daha. Konu olarak Fringe ve Flashforward'ı akla getirse de onlardan çok çok iyi. Bir kere sakız gibi uzatıp diziyi laçkalaştırmamışlar. Mis gibi 5 bölümde anlatacaklarını anlatmışlar. Bir fizik profesörünün bilgisayarına garip bir şekilde uzaydan gelen geleceğe dair görüntüler ve bunları önleme çabası. Klasik Amerikan dizilerini beklemeyin, zira bazı felaketleri önlemeyi başaramıyorlar. İzleyin pişman olmazsınız.







30 Aralık 2010 Perşembe

2010 Değerlendirmesi

2010 yılı okumalarım her açıdan tam planladığım gibi gitmese de doyurucuydu benim için. Genel olarak yeni nesil Türk edebiyatından yazarları okumakla geçti: Hasan Ali Toptaş, Sezgin Kaymaz, Murat Menteş, Emrah Serbes, Alper Canıgüz, Ferhat Uludere, Can Kozanoğlu, Barış Bıçakçı, Toprak Işık. Bu yazarlar arasında okuduğum, listeme alamadığım ama ismin vermeden geçemeyeceğim iki kitap var ki tavsiye ederim herkese: Can Kozanoğlu'ndan Acemi Eğitimi ile Murat Menteş'ten Korkma Ben Varım

Şiir kitapları olarak; Birhan Keskin'in Soğuk Kazı, Haydar Ergülen'in Zarf, Ahmet Murat'ın Bir Şair Bisikletle ve Cahit Koytak'ın Yoksulların ve Şairlerin Kitabı ilk aklıma gelenler . Bunlara bir de Metin Üstündağ'ın Apartman Haikuları'nı ekleyebiliriz.  



Bunların yanında planladığım distopya külliyatı bir iki eksik dışında okundu. Italo Calvino ve Jose Saramago bu yılın planları arasındaydı ama 2011'e devrettik mecburiyetten. Tabi bunlara Goerges Perec'i de ekleyebiliriz. Yine bu yıl okuyamadığım Ayfer Tunç'un Yeşil Peri Gecesi ile Hatice Meryem ve Aslı Tohumcu da 2011 programında.

Bu yılı devirmeye az bir zaman kala bir yıllık sürecin muhasebesini yaparak, okuduğum en iyi 10 kitabı seçmek bayağı zor oldu. İşte benim ilk onum:

1- Ayfer Tunç - Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi
3- Yevgeni Zamyatin - Biz
4- Yusuf Atılgan - Aylak Adam
7- Hasan Ali Toptaş - Gölgesizler
9- İhsan Oktay Anar - Suskunlar

27 Aralık 2010 Pazartesi

Lizbon Kuşatmasının Tarihi


José Saramago ismini Nobel ödülü almasıyla duymuştum ama okumak isteği Blindness filmiyle oldu. Daha sonra biraz araştırınca hemen hemen bütün kitaplarının Türkçe'ye çevrildiğini gördüm ve bir saplantı halinde bütün kitaplarını satın almaya başladım. 1922'de Portekiz'de doğan yazar, makinistlikten düzeltmenliğe kadar bir çok işte çalışmış. İlk romanını 25 yaşında yazan Saramago 'söyleyecek hiçbir yeni sözüm yok' diyerek sonraki 25 yıl boyunca bir şey yazmaz. Daha sonra 1977'den itibaren birbiri ardına romanlarını yazmaya başlar. 1998 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'nü alır. Haziran 2010 yılında 87 yaşında hayatını kaybeder.

Dediğm gibi, José Saramago, uzun süredir okumak istediğim bir yazar. Lizbon Kuşatmasının Tarihi ile Saramago okumalarımın pek iç açıcı başladığını söyleyemem. Zaten bu kitabı okurken sıkılacağım ve zorlanacağım konusunda sevgili Deniz uyarmıştı ama ben önyargılı olmamaya çalışarak kitaba başladım ama daha ilk sayfalarda ona hak verdim. (Kitap hakkındaki yorumlarını çok merak ediyorum bu arada) Bir defa uzun paragraflar, cümleler biraz zorluyor insanı. Cümleler birbirlerinden sadece nokta ve paragraflarla ayrılıyor, bu da özellikle diyalogları okurken sık sık bazı kısımların tekrar üzerinden gitmeme neden oldu. Kitabın ilk yüz sayfalık kısmı benim için bayağı zorlu bir okuma oldu. Bu yüz sayfalık kısmı dört günde bitirebildim. Bu aşamadan sonra kitap kısmen daha akıcı hale gelmeye başladı ve kısa sürede kendini okuttu.

Lizbon Kuşatmasının Tarihi'nin baş kahramanı Raimundo Silva bir yayınevinde düzeltmen olarak çalışmaktadır. Bir gün kontrol etmesi için gönderilen Lizbon Kuşatmasının Tarihi isimli kitapta düzeltmeler yaparken bile-isteye kitapta bir değişiklik yapar: Kitapta yer alan bir fiile olumsuzluk takısı ekleyerek kuşatma sırasında Haçlıların Portekizlilere yardım etmediğini belirtir. Bu değişiklik daha sonra farkedilir, daha önce yaptığı önemli işlerin de etkisiyle işten çıkarılmaz. Tam bu sırada yeni amiri Dr. Maria Sara tarafından bu olumsuzluk takısından hareketle yeniden kurgulanmış bir kuşatma tarihi yazması önerilir. Bu önerinin üzerine Raimundo Silva, Lizbon Kuşatmasını yeniden kurgulamaya başlar. Bir süre sonra ikisi arasında da bir ilişki başlar. Arka kapakta da belirtildiği gibi roman içinde roman bir durum ortaya çıkıyor bu noktada. Bir tarafta Silva'nın yazdığı yeni kuşatma tarihini okurken bir taraftan da Silva ile Maria Sara arasında başlayan ilişkiyi okuyoruz.

Saramago okumalarım biraz zorlu başladı biliyorum fakat gözüm korkmasına rağmen okumalarım devam edecek. Anlatım tarzına ve yazım üslubuna alışmak biraz sancılı oldu. Biraz göz atınca diğer kitaplarında da noktalama işareti olarak sadece nokta ve virgül kullandığını gördüm. İlk başlarda okuyucuyu en fazla zorlayan kısım da bu oluyor. Başlarda yaşadığım bu zorluklara rağmen kitabın son kısımlarından zevk aldım ben.

Saramago'yu daha önce okumuşsanız sorun yok ama okumayı düşünüyorsanız; Lizbon Kuşatmasının Tarihi ile başlamayın ve önce yazarın üslubuna alışmak için diğer kitaplarına bir göz atın derim.

22 Aralık 2010 Çarşamba

Güney Otoyolu


Cortazar okumayı uzun süredir düşünüyordum. Lizbon Kuşatmasının Tarihi'ne başladıktan sonra bir ara bunalınca biraz soluklanmak için kitaplara bakarken gözüme çarptı. Alıp biraz inceleyeyim dedim, Roland Barthes'in önsözünü bitirdikten sonra bari diğer kitaptan sıkıldım bunu okuyayım dedim.

Cortazar, Paris yakınlarında otoyolun tıkanmasıyla gelişen olayları anlatmış. Karakterler, sahip oldukları araba markalarıyla yansıtılıyor: Peugeot 404, Dauphine, Taunus, Caravelle, Citroen... Beklenmedik bir olay sonucu bir araya gelmiş, birbirlerini tanımayan insanların birlikteliği ana tema kitapta. Sınırlı bir mekan olan arabalarında yolun açılmasına kadar geçen sürede zaruri bir ortak paylaşım. Trafiğin sıkışmasına özellikle İstanbul'da yaşayanlar yabancı değil. Benim İstanbul maceralrımdan en uzun rekorum Acıbadem - Mecidiyeköy arasını 4,5 saatte geçmem. Güney Otoyolu'nu okurken işte bu aklıma geldi. Bu süre zarfında öncelikle homurdanma ve şikayetler baş gösterdi İETT'de ama hatırladığım kadarıyla uyuyanlar, kitap okuyanlar, müzik dinleyenlerin yanında yanındaki ile sohbeti koyulaştıranlar da vardı. İşte herkesin hemen hemen hergün başına gelebilecek bir olayı, Cortazar ustaca anlatmış.

Roland Barthes'in kitaptaki önsözünden bir kısımla yazıyı bağlayalım:

"Öyle sanıyorum ki, bugün otomobil büyük katedrallerin oldukça tam bir karşılığı durumunda. Diyeceğim, çağın büyük bir yaratımı, bilinmedik sanatçılara tutkuyla tasarlanmış, koca bir halk tümüyle büyülü bir nesneyi kendine mal ediyor onda, kullanımda olmasa da imgesinde tüketiyor." 

20 Aralık 2010 Pazartesi

Bukalemunlar Kitabı


Arka kapak yazılarının, bir çok okuru kitap almaya iten en önemli etken olduğu bilinen birşey. Artık yayınevleri için en önemli pazarlama stratejilerinden biri arka kapak yazıları. Ben de kitabevinde gezerken Bukalemunlar Kitabı'na rastlayıp arka kapak yazısını okuyunca içime 'bu kitabı oku' diye bir kurt düştü. İlginç ve merak uyandırıcı bir konusu vardı:

"Kitapkurdu bir albino, güzel bir kadın, gizemli bir yabancı ve esprili tarzda konuşan bir kertenkele...
Feliz Ventura sıradışı bir ticaret yapan albinodur; o, bellek satıcısıdır. El altından insanlara yeni geçmişler satmaktadır. Geçmişinden memnun olmayanlara, değişen toplum yapısıyla uyum sorunu yaşayanlara ve toplum içinde kendilerine iyi bir yer edinmek isteyenlere 'mükemmel bir geçmiş' uydurmaktadır.
Bir kertenkelenin ağzından mizahi bir dille anlatılan ve tümüyle özgün olan bu roman değişen zamanın değişen insanlarına bukalemun gibi değişik renkler sunuyor."

Dediğim gibi ilginç bir konu vaat ediyordu arka kapak yazısında. İnsanlara yeni bir geçmiş satmak; işte kitabımızın baş kahramanlarından Felix Ventura'nın yaptığı iş. Diktatörlük'ten yeni çıkmış Angola'da yeni bir geçmiş (soylu bir geçmiş) yaratmak için bir çok kişinin sebebi vardır. Siyasetçiler, sonradan zengin olanlar, eski suçlular... Kitabın bu kısmını okurken Cumhuriyetin ilk dönemlerinden itibaren ortaya çıkan taşra burjuvazisi ya da yeni zengin sınıfın kendine yeni bir geçmiş yaratırken eski Osmanlı resimlerini salonlarına asıp paşa dedem demeleri aklıma geldi. Demek ki her yeni kurulan devlette ortaya çıkan zengin sınıfın kabul görmek için böyle bir geçmiş yaratma çabası var.

Kitapta olaylar bir kertenkelenin (gekonun) gözünden anlatılıyor. Kertenkelemiz önceki hayatında bir insan olmasına rağmen ölümünden sonra reankarnasyonla bir kertenkele olarak dönüş yapmış. Geko hem önceki yaşamına/insan olmaya duyduğu özlemle olayları anlatırken rüyaları aracılığıyla da bazen diğer karakterle iletişim kuruyor bazen de olaylara farklı yorumlar getiriyor. Olay örgüsünün temelini ise yeni bir geçmiş yaratmak için Ventura'ya baş vuran José Buchmann'ın bu yeni geçmişi yaratma ve bu geçmişle yaşama süreci oluşturuyor. Bir de güzel Angela Lucia var tabiki.

Okudukça bu hikayeler nasıl sonlandırılacak diye sık sık düşündüm. Çünkü kitabın başlarında anlatılanlar kopuk kopuk ama sonlara doğru hızlı bir şekilde olaylar bağlanıyor. Anlatım dili farklı, insanda garip bir duygu bırakıyor, yer yer Angola'nın o nemli ve bunaltıcı havasını hissetmedim değil.
Sık yazım hataları dikkat çekici. Bazen de çeviriden kaynklanan sıkıntılar var. Bir de kitabın sonunda Agualusa'yla yapılmış bir röportaj var.

İlginç ve farklı bir kitaptı. Benim hoşuma gitti, hemen bitirdim ama diğer okuyucular için aynı tadı vereceğinden emin değilim.

18 Aralık 2010 Cumartesi

Zarf


AÇIK CÜMLE

"Bazen hiçbir şey çıkmaz zarftan
hiçbir cümle doldurmaz bir mektubu
ne günışığı sızar ne akşama ermenin saadeti
kapalı bir yara gibi gezer öyle mektuplar
kim açsa, kim dokunsa eli yanar
bazen gözler boşa gider mektuplar boşa
bazen bir cümleden mektuplar yanar"

Haydar Ergülen'in yeni şiir kitabı "Zarf" birkaç gündür elimde. Son dönem Türk edebiyatında gözden kaçırılmaması gereken, en sıkı şairlerinden biri Haydar Ergülen. Kendisi tanışmak istediğim ve kitaplarını imzalatmak istediğim bir kaç şairden biridir. Şiiri seviyorsanız sizin de göz ardı etmemenizi öneririm.

Son olarak bu güzel kapak için 'Melis Rozental'a teşekkür etmek gerek. Daha içindekileri okumadan kapağıyla beni kendine bağladı kitap.

17 Aralık 2010 Cuma

Bu Hayat Bizi Yaşar


Met-Üst için yorum gerek yok. Yazıları ile, şiirleri ile, karikatürleri ile her zaman masamda yer buluyor kendine...

Kedilerin Dili




"Bir zamanlar bir Siyam kedisi vardı, kendisini aslan zannediyor ve yakışık almayan bir tarzda Zebraca konuşuyordu.
Bu dil Afrika'da yaşayan bir çizgili at ırkı tarafından kişnenir.
Şimdi: Masum bir zebra cengelde yürür ve başka bir yönden de küçük kedi yaklaşır; karşılaşırlar.
Siyam kedisi mükemmel Zebraca telaffuzuyla, "Merhaba," der. "Çok güzel bir gün değil mi? Güneş parlıyor, kuşlar şakıyor, bugün dünya yaşamaya değer bir yer, öyle değil mi?"
Zebra bir siyam kedisinin zebra gibi konuşmasına o kadar şaşırır ki, kıskıvrak yakalanmaya müsait hale gelir.
Böylece küçük kedi onu hemen kıskıvrak bağlar, öldürür ve gövdesinin en leziz parçalarını yuvasına taşır.
Kedi bu şekilde birçok zebrayı başarıyla avlar, her gece zebra fileminyonuyla ziyafet çeker ve derilerinin iyi kısımlarından eski Siyam sarayının dekadan prensleri tarzında geniş kravat ve kemerler yapar.
Bir aslan olduğunu iddia ederek arkadaşlarına hava atar ve kanıt olarak zebra avlamasını öne sürer."

Spencer Holst'un zeka dolu, hınzırca, ironik öyküleri (ya da masalları mı diyelim?) işte bu öyküyle başlıyor. Holst, çağdaş fabl/masal örnekleri verdiği 20 öyküden oluşan kitabında neler yok ki; kaçık siyam kedileri, Zebraca konuşan siyam kedileri, cennette buluşan Mona Lisa ile Buda, katledilen Noel babalar, sürekli bir şeyler dileyen adam, çok satar kitapların yazarı moron bir kız, umut elması ve ona sahip olanların hikayesi...

Benim en sevdiğim öyküler 'Zebraların Öykücüsü', 'Monroe Sokağı Canavarı', 'Kedilerin Dili' ve 'Ayna Öyküsü' oldu. Özellikle 'Ayna' öyküsü, sonu ve katatonik yapısı farklı bir tat bıraktı bende.
"Yüksek sesle okuyan birine ve onu dinleyen birine ithaf edilmiştir bu kitap, ama böyle bir çifte, zaten tüm edebiyat ithaf edilmiştir."  Böyle muhteşem bir ithafa sahip kitap var karşımızda. Benim gibi hala masalları seviyorsanız okuyunuz derim.

16 Aralık 2010 Perşembe

Dünya ve Ben


"Her ne kadar fikri yabancı bir yayından almış olsa da, babam İspanya'nın ilk elektrikli neşterini üretmekle övünürdü. Yarığın tertemiz ve jilet gibi oluşundan ötürü yüzünde beliren hayret ifadesiyle atölye tezgahına eğilmiş, bir sığır filetosuna kesik atarken onu seyrettiğimi anımsıyorum. Gözleri fal taşı gibi açılmış halde filetoya bakarken, bana dönüp de söylediği şu kati cümle hala bugün gibi hatırımda:
'Şuna bak Juanjo, yarayı daha keserken dağlıyor.'
Şimdi olduğu gibi, ne zaman bir deftere yazı yazacak olsam, sanırım elinde elektrikli neşteriyle babamı andırıyorum, çünkü yazma edimi de yaraları aynı anda hem deşiyor hem dağlıyor."

Kitabı okumaya başlayıp daha ilk sayfalarda bu ifadelerle karşılaşınca elimden bırakamayacağımı anlamıştım. 1946 doğumlu bu İspanyol yazar J. Jose Millas'ın otobiyografik diyebileceğimiz bu romanını önce Emrah Serbest'ten okumuş sonra da Yekta Kopan'ın blogunda görmüştüm. Kitabı okuduktan sonra dedikleri kadar varmış dedim ve Türkçe'ye çevrilmiş başka kitabı var mı diye araştırdım; T.İş Bankası Yayınlarından çıkan Sakın Yatağın Altına Bakma isimli bir kitabının daha çevrildiğini gördüm. (Listeye bir kitap daha girdi.)

J.José Millas, özellikle çocukluk - ilk gençlik ekseninde hem kendini hem de geçmişini sorguluyor. Bir nevi yukardaki alıntıda belirttiği gibi yazarak ve hatırlayarak yaralarını dağlıyor. İlk bölümde annesi, babası, evi ve soğuk ekseninde çucukluğunu deşiyor. Özellikle çocukluğunda kişiliğini şekillendiren figürlerin baskınlığı ve bunların bir çocuğu nasıl etkileyebileceğini okurken hüzünlenmedim değil. Sıcak Valencia'dan soğuk Madrid'e taşınmak ve buna alış(ama)mak. (Başlangıçta soğuk vardı. Küçükken bir kez üşümeye görün, ömür boyu üşürsünüz, çünkü çocukken gelen üşüme asla geçmez. - syf.11) ya da kişiliğini belirleyen (her çocuğun) anne imgesi ve bunu yıkma, annenin ağır kişiliğnden kurtulma çabalarına tanık olma; (Ağlamaya başladım. Bunun üzerine yüzümü okşayarak asla ölmeyeceğini söyledi, inandım buna. Bu vaat ilkin yaraları dindiren bir merhem gibi geldi, sonrasındaysa bir tehdit.(...) Büyüdükten sonra bu vaadin bir tehdit olduğunu anlamıştım. Anlamıştım ki esasında annem, ölse bile ölmeyecekti. - syf.34)

İkinci bölümde artık biraz daha büyümüştür; sokak, arkadaşlık, aşk, mahalle, ölüm figürlerini görüyoruz. Dokuz çocuklu bir ailede büyümüştür. Yokluk ve ilgi eksikliği her zaman karşısındadır. Ailenin tek çocuğu olan arkadaşlarına imrenir,  (Ağabeylerimin birinden kalan çok eski bir el çantası ve onlara küçülen giysilerle yürürdüm. Her bakımdan ikinci el bir çocuktum. - syf.113) Aşık olur, 'ilginç değilsin' diye reddedilir, (Hayatın anlamı kalmadığından değil, hayat diye bir şey kalmamıştı ki. - syf.130) hayal kırıklığını ve ömür boyu Maria José imgesini hep peşinde sürükler.

Millas, kendini rahatsız eden ya da şu anda kendini kendi yapan hatıraları, koşulları anlatırken sanki psikolog koltuğuna uzanmış. Örnek alınan anne figürü, sonra bu figürden kaçma çabaları, intihar etme isteği, ilk gençlik bunalımları, aşk acısı... Tek tek gün yüzüne çıkarıyor. Din, dine bakış açısı, tanrı kavramı, güah çıkarma olgusu küçük bir çocuğun gözünde nasıl anlam buluyor. Ona göre günah her yerdedir; neyse ki günah çıkarma vardır da sayaç kolayca sınıflanır. 

Kitap boyunca her bölümde karşımıza çıkan diğer bir figür Maria José'dir. Ona tutulması, hayatın farklı dönemlerinde karşılaşmaları, bu aşkın peşinde savruluşu, sevinçleri, hayal kırıklıkları.

Bir yazarı yazar yapan yolları, iz bırakan anılarını, aşklarını, heyecanlarını, hayal kırıklılarını, acılarını okuyun. Millas'ın peşine siz de düşün.

"Her şey çürüktü. Ben doğduğumda dünya bu kadar çürük değildi sanki ama çok geçmeden öyle oldu." (syf.15)
"Büyüklerin korkusu küçüklerde dehşet uyandırır."(syf.21)
"Anımsa ey insanoğlu, topraktan geldin toprağa gideceksin. Hayatın bir parantezden daha başka bir şey olmadığını bilmek ferahlık veriyordu. Dehşetengiz bir ferahlık."(syf.104)

15 Aralık 2010 Çarşamba

Pi'nin Yaşamı


Geçen baharda Ankara'ya yaptığım seyahatlerin birinde almıştım Pi'nin Yaşamı'nı. Raflarda kitaplara bakarken arka kapağı okuyunca dayanamamıştım. Çocukluktan kalma bir sevgidir bende ıssız ada ve hayatta kalma mücadelesini anlatan kitaplar. Mercan Adası, İki Yıl Okul Tatili, Define Adası, Sineklerin Tanrısı, Robinson Crusoe, İsviçreli Robinsonlar... Hatta bu kitapların bir çoğunun tam metin çevirilerini sonradan edinip tekrar okumalara da başladım. İşte bu kitabın da arka kapağını okuyunca alıp okumam kaçınılmazdı.

Kitabı pazartesi okumaya başladım. Kitabın ilk bölümleri benim beklediğim gibi hemen deniz kazası geçirip kurtulma mücadelesi ile başlamadı. Önce kahramanımız Pi'nin gözünde dönemin Hindistan'ına harika bir bakış var. Gündelik yaşamı, alışkanlıları, dini hayatı ve dinlere bakış açıları. Zengin bir kültürel coğrafyanın zengin bir anlatımla panoraması. Kitabın ikinci kısmı deniz kazasıyla bir küçük bir filikada kahramanımızın bir zebra, bir orangutan, bir sırtlan ve bir kaplanla yaptığı yolculuk ve hayatta kalma mücadelesi şeklinde geçiyor.

Kitabın ilk kısmında kahramanımız Pi'nin tanrı arayışı ve Hindistan'da hakim olan her üç dine bakış açılarını anlattığı kısım farklıydı, zevkliydi. Pi, bir Hindu olmasına rağmen İslamiyet'e ve Hristiyanlığa'da ilgi duyar ve her üç dini de yaşamaya çalışır. Tabi bir süre sonra bu farkedilince tepki alır ve bunlardan birini seçmeye zorlanır. İnsanları bir kalıba sokma  ya da kendine benzetme çabası burda da karşımıza çıkar.


Deniz kazasından sonra Pi ve 250 kiloluk Bengal kaplanı Richard Parker'in aynı filikada okyanusun ortasında 220 günlük bir hayatta kalma hikayesi, Pi'nin hayatta kalma mücadelesi, korkuları, umutsuzlukları, kaygıları, inancı, kader anlayışını okurken hem bu mücadele ve maceranın heyecanına kapıldım hem de kendimi hayatın anlamı üzerine düşünür buldum.

Bu kitabı gözden kaçırmayın.

14 Aralık 2010 Salı

Kitap ve Mim

Thalassapolis'in blogunda bu mimi okuduğumda çok hoşuma gitmişti. Uzun süredir ben de cevaplamak istiyordum. Kısmet bugüneymiş. İşte cevaplarım:

Okumana Gerek Olmayan Kitaplar: Kişisel gelişim, kuantum tarzı kitaplar. Artık ortalıkta bu tür kitaplardan geçilmiyor ama ben hiç sevmedim.

Daha Önce Okuman Gereken Kitaplar Olmasaydı Okumak İsteyeceğin Kitaplar: Kayıp Zamanın İzinde, klasik bir cevap olacak ama Ulysses.

Uzun Zamandan Beri Okumayı Düşündüğün Kitaplar: Jose Saramago'nun Lizbon Kuşatmasının Tarihi, Papini'nin Gog, Le Guin'in Mülksüzler ve Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Sahnenin Dışındakiler kitapları uzun süredir elimin altında okunmayı bekliyor.

Uzun Zamandan Beri Arayıp Bulamadığın Kitaplar: Douglas Adams'ın Kutsal Dedektiflik Bürosu.

Şu Anda Üzerinde Çalıştığın Konu ile İlgili Kitaplar: Değişik kültürlerden masal kitapları ve Anadolu üzerine gezi - hatırat - seyahatname tarzı kitapları.

Her Olasılığa Karşı Elinin Altında Bulunmasını Arzuladığın Kitaplar: Şiir kitaplarım.

Belki Bu Yaz Okumak için Bir Kenara Kaldırabileceğin Kitaplar: Hatice Meryem'in bütün kitaplarını okumak istiyorum bu yaz. 

Kitaplığında Öteki Kitaplara Eşlik Etmesi için Gerek Duyduğun Kitaplar: Braudel'in Maddi Uygarlık kitabının son cildi eksik.

Sende Beklenmedik ve Çılgınca Bir İlgi Uyandıran, Üstelik Buna Haklı Bir Gerekçe Bulamadığın Kitaplar: Okuma planlarımda yok ama, Milenyum üçlemesini artık bende merak ediyorum.

Çok Uzun Zaman Önce Okumuş Olsan da Şimdi Yeniden Okumak İsteyeceğin Kitaplar: Don Kişot, Yüzüklerin Efendisi ve Tutunamayanlar.

Hep Okumuş Numarası Yaptığın ama Artık Gerçekten Oturup Okumanın Zamanı Geldiği Kitaplar: Şu an için yok, ama üniversitede Gulbenkian Komisyonu'nun Sosyal Bilimleri Açın kitabını okumuş numarası yapmıştım. Acaba zamanı geldi mi :)


Dexter


Dexter'ın 5. sezon finalini yaptı. Beklentimi karşılamasa da güzeldi. Dexter yine yalnız kaldı. Şimdi bekle ki dokuz ay geçsin. Neyse sözü Dexter'a bırakalım:

"Onlara bakınca öyle kolay görünüyor ki, başka bir insanla bağ kurmak. Sanki kimse onlara bunun dünyadaki en zor şey olduğunu söylememiş."

13 Aralık 2010 Pazartesi

Sur Kenti Hikayeleri


Ali Ayçil'in iç içe geçmiş hikayelerinden oluşan bu kitabını mutlaka okuyun. Ben iki-üç yıl önce okumuştum. Dün gecenin ilerleyen saatlerinde camdan karın yağışını izlerken içimi nedensiz bir hüzün kapladı ve raftan tekrar indirdim kitabı. Ortalardan bir sayfa açtım ve okumaya başladım. Satırlar akıp gitti.

Hikaye ile roman arasındaki yapısı, yer yer İhsan Oktay Anar tadı vermişti ilk okuduğumda bana. Sürekli elimin altında. Bence son yıllarda Türk Edebiyatında çıkmış en yetkin eserlerden de biri.

"Bu gün Sakine'yle iki defa göz göze geldim.
Dünyanın en güzel iki ülkesine sahip olduğumu da, karanlık bir han odasından başka bir yer olmadığımı da bu gün anladım"




12 Aralık 2010 Pazar

How to Train Your Dragon?


 Artık bilinen bir gerçek, animasyonlar sadece çocuklara göre değil. Pixar'ın açtığı yolda diğer stüdyolar da güzel ürünler veriyor. Eğlenceli bir haftasonu geçirmek istiyorsanız, bu film seçenekleriniz  arasında bulundurun.

Konu bilindik olmasına rağmen neşeli bir film Ejderhanı Nasıl Eğitirsin? Neşeli saatler hüzünlü bir son sizi bekliyor.

10 Aralık 2010 Cuma

Boyalı Kuş


Jerzy Kosinski'nin kitabı uzun süredir masamda okunmak için sırasını bekliyordu. Okumak için elime almamla kitabın son sayfasını kapattığım süre içinde ki ruh halimi kitabı okuyanlar anlayabilir.

II. Dünya Savaşı yılları. Ailesi tarafından Almanlardan korunmak için uzak bir köydeki kadının yanına gönderilen 5-6 yaşlarındaki bir çocuğun, kadının ölümünden sonra Doğu Avrupa taşrasında savrulan yaşamı. Kitabı okudukça bir çocuğun gözünden vahşet, sapkınlık, şiddet etkileyici bir şekilde anlatılıyor ve şiddet bir süre sonra bir çocuk için bile sıradanlaşıyor. 1940'lar Doğu Avrupasında köylerin durumunu okudukça o coğrafya da tüm sapkınlıkları ve batıl inançlarıyla Ortaçağın devam ettiğini görüyorsunuz.

Kuşcu Lekh'in hikayesini okurken kitaba neden 'Boyalı Kuş' ismi verildiğini çok iyi anlıyorsunuz: Kuşçu sürüden bir kuş yakalar, daha sonra kuşu rengaren boyar. Kuşu serbest bıraktıktan sonra kuş sürüye geri döner ama farklı göründüğü için dışlanır ve sürü tarafından öldürülür. İşte kahramanımız olan çocuk da sarışın ve renkli gözlü köylüler arasında yahudi veya çingene olduğu gerekçesiyle dışlanır, öldürülmek, linç edilmek istenir: Toplum içinde farklı olmak. Bu anlayış hala devam etmiyor mu? Etrafınıza bir bakın ayrımcılığın bir çok örneğini göreceksiniz: Alevi, sünni, köylü, doğulu, Türk, Kürt, Çerkes, Laz, sağcı, solcu, çingene,  eşcinsel, baş örtülü, baş açık, laik, dinci. Örnekleri çoğaltmak kolay. 

Yine kitap da yer alan bazı batıl inançların küçük yaşlarda bir çocuğun üzerindeki psikolojik etkileri iyi yansıtılmış. Büyü yapmasın diye insanların gözlerinin içine baktırılmaz, yine büyü yapmasın diye dişleri saydırılmaz ve uzun süre dişlerini göstermeden yaşamaya çalışır. Hele bir köylü tarafından gözlerin yerinden çıkarılmasına şahit olunca uzun süre yere eğildiğinde gözleri çıkmasın diye gözlerini tutmasını okurken sarsılıyorsunuz.

'Komet'inin ateşini söndürmemeye çalışan bir çocuğun hayatını okumak istiyorsanız rahatsız olmayı da göze alıyorsunuz demektir.



El Secreto de Sus Ojos (The Secret in Their Eyes)


Juan José Campanella'nın filmini ilk Oscar adayı olduğunda duymuştum. Daha sonra bir kaç arkadaşın yoğun ısrarı sonucu ve IMDB notunun 8,3 olmasının da etkisiyle filmi izleyeyim dedim. Dün akşam izledikten sonra oturduğum yerde kaldım. Eşimle uzun süre birbirimize baktık.

Hikayemiz, Arjantin'de geçiyor. Adliyede çalışan Benjamin Esposito (Burda parantez açalım, Ricardo Darin enfes oynuyor) emekli olduktan sonra otuz yıl önce işlenen Liliana Coloto cinayetini roman olarak yazmaya başlıyor ve filmimiz flashbacklerle geçmiş-bugün düzleminde devam ediyor. Öldürülen kız ile kocası Ricardo Morales'in aradan o kadar yıl geçmesine rağmen bitmeyen AŞK'ı, Esposito ile savcı Irene'nin söylenmeyen ama filmin sonuna kadar söylenmesini beklediğiniz AŞK'ı, Esposito ile Sandoval'în dostluğu, Esposito'nun yakaladığı katil Isidoro Gomez'in müebbet alması gerekirken derin devletin yardımıyla hapisten çıkışı ve ve Morales'in intikamı, söylenmemiş sözler, gözlerle anlatılan aşklar, suç ve ceza kavramı harikulade anlatılıyor.

Aşk, intikam, dostluk, suç, ceza kavramları ancak bu kadar güzel anlatılırdı. İki farklı hikaye, paralel anlatılan aşklar, fotoğraflarda görülen itiraf edilmemiş duygular.

Hele hikayenin ve görüntülerin mükemmeliğinin yanında diyalogların güzelliği bir başka. İşte unutmamak için not aldığım bir kaç örnek:
- "Bir erkek herşeyini değiştirebilir; yüzünü, evini, ailesini, dinini... Değiştiremeyeceği bir şey varsa 'Tutkuları'dır."

- Gomez'in filmin sonunda Esposito'ya söylediği bence filmin en can alıcı cümlesi; "Lütfen söyle ona, hiç olmazsa bir kez konuşusn benimle."

- Irene, siyah bir elbiseyle ofise girer;
Sandoval: "Hanımefendi bugün bir aziz mi öldü?"
Irene: "Niçin?"
Sandoval: "Çünkü siyahlar içinde bir melek görüyorum."
Irene: "Hayır. Bu biz meleklerin iki kilo daha zayıf görünmek için uyguladığı bir taktik."

Tekrar tekrar izleyin, mutlaka izleyin.  

7 Aralık 2010 Salı

Palmiyelerin Altında Stevenson


Alberto Manguel'le ilk kez Hayali Yerler Sözlüğü ile tanışmıştım, bu tanışmadan sonra bütün kitaplarını edindim. Palmiyelerin Altında Stevenson, yazarın Türkçe'de ki ilk kurmacası.

Alberto Manguel, kitapta Define Adası, Dr. Jekyll ve Mr. Hyde, İntihar Kulübü gibi kitaplarından tanıdığımız Robert Louis Stevenson'un son günlerini yeniden kuruyor. Samoa'da, Tusitala (Hikayeci) diye çağrılan Stevenson'un gözünden Samoa betimlemeleri, egzotik güney adalarında misyonerlik, sömürgecilik ve hakim güç ile yerli halk arasındaki ilişkileri. Hele misyonerlerin gözünde yerli halkın konumu güzel anlatılmış. 

Doğduğunuz ya da yaşamınızın bir kısmını geçirdiğiniz, sevdiğiniz güzel hatıralarınız olan bir şehirden ayrıldıktan sonra yaşadığınız yeni yerde, o günlerin, o sokakların anılarda da olsa nasıl uzaklaştığını, yabancılaştığını tahmin edebilirsiniz. Şu satırları okurken bunu çok düşündüm, kimin zihninde bu hayaller zamanla silikleşmez ki: (...Stevenson Londra gazetelerini okumaya çalışıyordu: gece her zamanki gibi rahatsızlanmıştır, şimdi de kafası hiç iş yapmak istemiyormuş gibiydi. Ona tanıdık gelen ama tam da çıkaramadığı adları, silik birer anı gibi okuyordu; bir zamanlar o kadar iyi bildiği bu yerin böylesine beklenmedik bir coğrafya tarafından bu kadar mutlak bir şekilde işgal edilmesinini ne garip olduğunu, birinin anımsanan durumlarıyla diğerinin insanın üstüne üstüne gelen duyumlarının nasıl karıştığını düşündü bu günlerde sık sık yaptığı gibi. -syf.9)

Öleceğini bilen, hasta Stevenson'un gerçek ile karabasan arasında gidip gelen son günleri sizi de gizemin içine çekiyor. Gerçeğin düşle karıştığı bu kurmacada bazen sizde bu karabasana düşüp sıkılabilirsiniz; ama Cem Akaş'ın güzel çevirisi imdadınıza yetişiyor.

Şimdi gelelim kitapta altını çizdiğim satırlar;

" 'Ne zaman ayrıldınız Edinburgh'dan?' diye sordu.
'Anımsayamayacağım kadar uzun bir zaman önce dedi,' adam. 'Şehir benim için çok uzakta şimdi, nerdeyse yok gibi.'
'Benim içinse tersi geçerli.' dedi Stevenson. 'Aradaki uzaklık, oradayken olmadığım kadar orada kılyor beni.'" (syf.8)

" 'Nostalji' sözcüğü (okuduklarından anımsadığı kadarıyla) onyedinci yüzyılda Alsace'lı bir öğrenci tarafından, tıbbi bir tezde, memleketlerinin dağlarından uzak kalan İsviçreli askerlerin hastalığını tanımlamak için kullanılmıştı ilk kez. Stevenson için bunun tam tersi geçerliydi: daha önce hiç görmediği yerleri özlemenin verdiği acıydı nostalji." (syf.22)

"Bay Baker içkileri koyup bardakalrdan birini Stevenson'a doğru itti.
'İçin. Bu cehennemde yaşamak istiyorsanız, hem bedeniniz, hem de ruhunuz güçlü olmalı.'
'İçki içmezsiniz diye düşünmüştüm,' dedi Stevenson.
'Ben içerim, ama onlar içmemeli,' diye yavaşça yanıtladı Bay Baker. 'Ben önümde uzandığını bildiğim yoldan şaşmadan ilerleyebilirim; onlar içinse her bir damla, yoldan çıkma nedenidir. Kendi cehennemlerinde yanmalarını, o çok sever gözüktükleri alkole hepsini iyice bulayıp ateşe vermeyi çok isterdim. Bu yitik insanlıktan nefret ediyorum.'
(...)
'İyi bir bardak içkiden ve bir tabak yemekten mahrum bırakmam kendimi. Başka bir insanı da bırakmam. Yaşam sevgisi güçlü bir tutkudur, yiyecek içecek gibi basit şeylerde bile bu tutkunun peşinden hep gitmişimdir.'
'Öyle mi?' dedi Bay Baker. 'Ben sevginin güçlü bir tutku olduğuna inanmıyorum. Korku güçlü bir tutkudur; yaşamın en yoğun sevinçlerini tatmak istiyorsanız korkuyla aşık atmalısınız.'
'Ben de korkarım, ama bunu, yaşamı daha da yoğun bir şekilde sevmek için kullanırım.'
(...)
'Aslında haklısınız. Uygarlığımız içi boş bir sahtekarlık. Yaşamın bütün eğlencesi kayboluyor onun yüzünden. Becerdiği tek şey, dünya yüzeyinde daha büyük sayıda insanı aynı anda mutsuz kılmak. Ama bir de sonsuz mutlulukla dolu pek çok an var, cenneti görebildiğimiz anlar, bunlar için yaşıyorum ben. Yine de bu anların bir teki için bile başka bir insanın acı çekmesine neden olmayı kabul edemem.' " (syf.31)

6 Aralık 2010 Pazartesi

Konuşmayan Tavus Kuşu Camio


 "Coronzon öylesine meşgul bir işadamıydı ki, karısı Avidya'yı evlendikleri günden itibaren yılda ortalama dört gün görebildi. Buna rağmen asla ihmalkar bir koca olmamış, ayrı kaldıkları zamanlarda karısıyla telefon ve telgraflar aracılığıyla haberleşmiş, halini hatrını sormuş, çiçekler yollamış ve onu kıymetli hediyelere boğmuştu."

Berrak Yurdakul'un işte bu cümlelerle başlayan kitabına başladıktan sonra elimden bırakamadım. Kitap 2005 yılında ilk baskısını yapmış, ikinci baskıyı 5 yıl sonra farklı bir yayınevinden yapıyor. Ben de işte bu ikinci baskısını yaptıktan sonra haberdar oldum, okuyunca biz Türklerinde iyi fantastik eserler verebileceğini hatırladım. Kitabı nasıl anlatayım ki; sürükleyici, fantastik, felsefi, ironik ve eğlenceli.

Kitapta neler yok ki: Annesinin karnından on bir haftalıkken saçları düzgünce örülü olarak doğan Seraphim, onun tuhaf bakıcısı Mama Nono, Oscar Wilde alıntıları yapan tavus kuşu Camio, kimseye görünmeyen kedi Ratziel. Seraphim'in iblislerin başı Astaroth'a dönüşmesi, insanların alnında sayılar belirmesi ve tarihin sayılardan önce sayılardan sonra diye bölünmesi, zeki esprileri, ilginç göndermleri ile çok eğlenceli vakitler geçireceğinize emin olabilirsiniz.

Kitabı okuduktan sonra uzun süre üzerine düşündüm; felsefik, mitoljik göndermeleri, mistik altyapısı, alegorik anlatımı ile farklı bir okuma süreci oldu benim açımdan. Berrak Yurdakul, günümüz dünyasını ve yaşadığı çevreyi ustaca hicvetmiş. Kişisel gelişim, iktidar hırsı, iyi ile kötünün mücadelesi, manevi boşluk ve insanların bunu doldurma çabaları gibi konulara ince ince göndermeler var. Kitabı okurken sık sık aklıma keşke bu kitap filme çekilse, filmi de Tim Burton yönetse diye düşündüm. 

Kesinlikle daha fazla ilgiyi hak eden bir kitap, Konuşmayan Tavus Kuşu Camio. 





5 Aralık 2010 Pazar

Bir Mim de Benden

Kitaplığınızın karşına geçin. Gözlerinizi kapatın. Derin bir nefes alın. Elinizi kitapların üzerinde gezdirin ve birini seçin. Şimdi gözlerinizi açın. Bir kitap seçmiş durumdasınız. O kitabı satın aldığınız ya da hediye gelmişte olabilir anı hatırlamaya çalışın. İlk kez okuduğunuzda neler düşünmüştünüz, hatırlayın. Şimdi sayfaları şöyle hızlıca bir dolanın ki, kitabın kokusu burnunuza gelsin. Evet, ne güzel bir koku bu! 55. sayfayı bulun. Sayfayı tekrar okuyun. Sayfadan bir paragraf seçin ve mim konusu olarak bunu blogunuza yazın. Daha sonra siz de arkadaşlarınızdan üç tanesine cevaplaması için gönderin.
Mim Kuralları:
- Mimlenenler mimi cevaplamak zorundadırlar, mim bozulamaz.
- Mimin bozulması teklif dahi edilemez.
- Mim yalnızca 3 kişiye gönderilebilir.
- Karşılıklı mimlemeler yasaktır.
- Mim, her bir blog için sadece bir kez cevaplanabilir.
- Mim kurallarının ilk 6 maddesi değiştirilemez.

Bu mim eminim bir çoğumuza gelmiştir. Uzun süredir evden ve kitaplarımdan uzak olmamdan bana da gelen bu mimi biraz geç cevaplıyorum. Bilgisayara en yakın rafa uzandım ve ilk elime gelen kitabı aldım. Burhan Sönmez'in İthaki Yayınları'ndan çıkan Kuzey isimli romanı. Kitabı geçen yıl, Türk edebiyatında fantastik türe merakımdan satın almıştım. Kitap Rinda'nın babasının izinde kuzeye yaptığı yolculuğu anlatıyordu. Özellikle ayrıntılı işkence sahneleri ile beni rahatsız etmişti.

 Kitabın 55. sayfasını açıyorum ve:

"Aslem'de gülmeye çalıştı, 'Ne zaman gelmiştim?' diye sorarken.
'Hımm...' diye duraladı Glut, 'En zor soruyu sordun işte. Yaz değildi, bahar da değildi. Mevsimler mi yoksa yıllar mı önemli?'
'Beni bir görüşte hatırlayan Glut nsaıl olur da zamanı hatırlmaz?'
'İhtiyarladığımı sanma dostum, kuzeyde yaşamaya başlayalı yıllar oldu ama nedense burada zamanın akışını bir türlü çözemedim, sana da öyle olmuştur.'
Aslem, hayır der gibi durdu."

Genesis


Bernard Beckett'in Genesis isimli kitabı, yaz başlarında kitapçıda kapağıyla gözüme çarpmıştı ama ne yalan söyleyeyim dönüp bakmamıştım bile. Bir kaç gidiş gelişten sonra kitabı şöyle bir inceleyeyim dedim. Arka kapağını okuyunca iddialı bir cümleyle karşılaştım: "21. yüzyılın Cesur Yeni Dünya'sı...". Distopya türü kitaplara da meraklı olduğumdan satın aldım. Satın almasına aldım ama yine önyargıyla uzun süre okunmak için sırasını bekledi. Dün ne okuyayım diye düşünürken şöyle bir göz atayım diye elime aldığım kitabı bir batım ki yarılamışım. 

Kitap, tarih öğrencisi Anaximender'in (ya da kitapta geçen kısa ismiyle Anax'ın) Akademi'ye giriş sınavıyla açılıyor. Bu sınava giriş için konu olarak Anax, Devlet'e başkaldıran Adam Forde'nin yaşamını seçmiştir. Kitap, Anax'ın bu mülakatta sorguculara verdiği cevaplarla 21. yüzyılın ikinci yarısını anlatıyor.

2050'li yıllarda ABD-Çin mücadelesi büyük savaşın başlangıcını oluşturmuştur. Bu mücadele içinde Plato denilen kurucu bir takımadayı satın alarak dış dünyadan yalıtır ve Büyük Deniz Perdesini tamamlayarak devletini kurar. 2052'de dış dünyada ilk salgın ortaya çıkar. Devlet'e sığınmak isteyen bütün mülteciler ortadan kaldırılır.Kurulan yeni devlette insanlar dört gruba ayrılır: İşçiler, askerler, zanaatkarlar ve filozoflar. İlk üç grup arasında yetenkelere göre geçişler yapılabiliyor. Fakat filozoflar grubuna sadece seçilmiş azınlığın çocukları girebiliyor. Çocuklar doğumlarından hemen sonra ebeveynlerinden alınıyorlar. 1 yaşının sonunda yapılan sınavı geçemeyen çocuklar ortadan kaldırılıyor. Evlenmek serbest. Fakat eşler sadece belirlenmiş zamanlarda bir araya gelebiliyorlar, diğer zamanlarda hemcinsleriyle komünlerde yaşıyorlar. 

Devletin yukardaki tanımları distopya türünün diğer örneklerini okuyanlar  için tanıdık gelmiştir. Bu kısa özet kitabın ilk yarısını oluşturuyor. Kitabın ikinci yarısı devlete başkaldıran Adam'ın hapiste yapay zeka olan Art ile diyalogları şeklinde ilerliyor. Bu diyaloglar insan olma ve yapay zekanın evrimi şeklinde ilerliyor ve vurucu bir sonla bitiyor. 

Anax, dört saatlik sınav süresince devleti, tarihi, evrimi, yaratılışı, felsefeyi, ruhu ve düşünceyi irdeliyor. Özellikle orang diye adlandırılan yapay zekaların evrimi ve insanla arasındaki farkları anlatan kısımlar ilgi çekici. Eğer felsefe, bilimkurgu ve distopya türü romanları seviyorsanız mutlaka okuyun derim. 

Son olarak kitaptan yaptığım bazı alıntıları yazmak istiyorum:

"Medya korku ticareti yapmayı arttırdıkça, insanlar da giderek birbirlerine inanmak yeteneklerini yitirdiler. Başlarına gelen her yani felaket için medya da bir açıklama üretti ve bu açıklamanın da her zaman bir yüzü ve bir adı oldu. İnsanlar en yakın komşularından bile korkar oldular. İnsanlar birey, toplum ve ülke düzeyinde başkalarının kötü niyetlerinin işaretlerini aradılar; ve baktıkları her yerde de buldular, çünkü aramanın sonucu budur." (syf.14)
"Tarih bize komplo kuramlarının anlamsızlığını göstermiştir. Karmaşıklık yanılgıya yol açar ve yanılgılarımız içinde de önyargılarımız oluşur." (syf.60)
"Devlet'in kurucuları bireyi reddetmeyi seçmişler ve bunu yaparken de basit bir gerçeği görmezden gelmişlerdir. Bireyleri birbirlerine bağlayan tek şey fikirlerdir. Fikirler de değişip yayılır; sahiplerinin fikir değiştirdikleri kadar, fikirler de sahip değiştirir." (syf.83)
"Kahramanlar yaratmakla ilgili sorun da hep budur. Saf tutmak için, onları birer budala olarak yaratmalıyız. Dünya ödünler ve belirsizlikler üzerine kurulmuştur ve böyle bir yer de kahramanların gelişimi için fazla karmaşıktır." (syf.167)
"Korku, her an ortaya çıkmaya hazır, her yerdedir. Değişim korkuyu, korku ise çöküşü getirdi..." (syf.190)


30 Kasım 2010 Salı

Kafka Ne Demiş?


"İnsanın belli başlı iki günahı vardır, öbürleri bunlardan çıkar; 'sabırsızlık ve tembellik...' Sabırsız oldukları için cennetten kovuldular, tembelliklerinden geri dönemiyorlar."

   Franz KAFKA
   Aforizmalar  

26 Kasım 2010 Cuma

Los CronoCrimenes

Nacho Vigalondo isimli yönetmenin hem yazdığı hem de oynadığı 2007 yapımı bir İspanyol filmi Los CronoCrimenes veya İngilizce ismiyle Time Crimenes.

Bilinen bir senaryo fakat orjinal bir film. Oyunculuklar iyi. Hektor ve karısı Clara evlerine yeni taşınmıştır. Hektor dürbünle etrafı gözetlerken ormanda soyunan bir genç kadın görür. Merakına yenik düşerek bakmaya giden Hektor yüzü sargılı biri tarafından saldırıya uğrar, kaçarken bir bilimsel tesise sığınır. Tesisteki bilim adamı onu saklamak için bir aletin içine saklar. Hektor aletten çıktığında yaşadığı günün sabahına geri dönmüştür. Filmin bu noktasında daha fazla kafa yormanız gerekmektedir. Çünkü Hektorların sayısı ikiye çıkmıştır. Hektor olanların önüne geçmek için 1. Hektorun soyunan kızı görerek ormana gitmesini engellemeye çalışır. Fakat hiçbir şey değişmez. Çünkü öğreniriz ki yüzü sargılı saldırgan da Hektor'dur. (2. Hektor) Üstüne üstlük karısının ölümüne de sebep olur. 

Sürprizlere açık olan, bilmecelerle dolu bir film CronoCrimenes.  İzlerken aklıma zamanda yolculuk konusunu işleyen Twelwe Monkeys ve Butterfly Effect geldi. Hektor olayları değiştirmeye çalıştıkça herşey kendini tekrar ediyor. Hatta 3. Hektor'un (Biliyorum Hektorların sayısı kafa yoruyor) filmin sonunda ki kabullenmişlik ya da kaderciliği çok güzel işlenmiş.

Zamanda döngüsellik iyi anlatılmış. Tıpkı kuyruğunu yutan yılan gibi. Döngü sonsuzdur. Hektor ne kadar çemberi kırmaya çalışsa da herşey başa dönüyor.

Ben zevk alarak izledim bu filmi. Hatta Hollywood filmi yeniden çekecekmiş, aynı tadı verir mi bilmem.  







Bir Koleksiyon Denemesi


İçinizde koleksiyon yapmayan ya da yapmayı düşünmeyeniniz var mıdır? Eminim ki çoğunuz bu sevdaya veya meraka ömrünüzün bir döneminde düşmüştür. Koleksiyon kadim bir meraktır ya da genel bir ifadeyle 'hastalıktır'. Eğer kendinizi bu hastalığın kollarına iyice kaptırmışsanız emin olun tedavisi de bulunmamaktadır.

Artık ne olduğu önemli değil ama sürekli biriktirirsiniz. Artık herkesin hayatının bir döneminde aklından geçirdiği pul mu olur yoksa başka bir obje mi bilmem. Hastalık çeşitlidir. Pul, kartpostal, para, zarf, kibrit kutusu, gazoz kapağı, tesbih, peçete, kitap, dvd, afiş, balta, bıçak, kalem, sigara paketi ya da daha pahalı ve zahmetli bir zevk olan tablo, tarihi eser gibi. 

Ben de koleksiyon demeyeyim de biriktirmeye 'Pembo' sakızlarının paketlerinde çıkanları biriktimekle başladım. Bir ara pul ve para biriktirmeyi de denemedim değil. Üniversite yıllarımda telefon kartı biriktirdim. Bu koleksiyonumu ihmal etsem de hala elime geçtikçe de biriktiririm telefon kartlarını. Ama uzun süredir benim sevdam 'AYRAÇ'lar. Evet ayraç biriktiriyorum. Onlarla ilgilenmek, tasnif etmek beni çok mutlu ediyor. Yapanlar bilir koleksiyonuyla ilgilenmek kadar insanın kendi kendisini mutlu eden başka bir dert (!) yoktur. (Bir de kitaplarımla, kütüphanemle ilgilenmek bu mutluluğu verir bana.)

Bence hayatın bu hengamesinde, sizin de böyle küçük mutluluklara ihtiyacınız muhakkak vardır. Ve inanın fark etmemiş olsanızda ucundan kıyısından siz de bir şeyler biriktirmişsinizdir. 

25 Kasım 2010 Perşembe

Benjamin Button'ın Tuhaf Hikayesi


Benjamin Button'ın Tuhaf Hikayesi filmini izlemeyeniniz veya en azından duymayanınız kalmamıştır. Ben de işte bu film  izledikten sonra uyarlama olduğunu öğrenince kitabını okumak istedim. Çünkü film 'hayatı tersten yaşamak' gibi özgün ve ilgi çekici bir temele dayanıyordu.

Kitap filmin aksine çok kısa. Yalnız bunu anlamlandırabiliyorsunuz. Sonuçta film bir romandan değil Fitzgerald'ın bir uzun öyküsünden uyarlanmış. Fakat kitabı okumaya devam ettikçe filmden farklı olarak başka sürprizerde bizi bekliyor. Şunu söyleyebilirim ki kitap ve filmde aynı temele dayana hikaye, farklı mecralarda akıyor. Örneğin, kitap da Benjamin'in doğumuyla başlıyor fakat filmin aksine babası Benjamin'i reddetmiyor, kabulleniyor ve kitabın ilerleyen bölümlerinde de eğitiminden askerlik gibi sorunlarına kadar onunla ilgileniyor. Kitapla filmin benzer noktaları sınırlı: İsimleri aynı, zamanın akış yönü aynı ve bedenin değişimi aynı, bunların dışında kitapta farklı bir öyküyle karşılaşıyorsunuz.

Dediğim gibi filminden bambaşka bir okuma bu kitapta sizi bekliyor. 

Masalcı


Llosa haftasında okuduğum ikinci kitap olan Masalcı, beni okuduğum ilk Llosa romanından daha fazla memnun etti.

Yüzünde ürkütücü bir doğum lekesi olan Yahudi asıllı Perulu Zuratas'ın öyküsü, Masalcı. Zuratas'ın eski bir dostu, bir sergi sırasında Amazon yerlilerinin 'Hablador' (Masalcı) dedikleri bir resmi gördüğünde bu resimdekini tanıdığını fark ediyor ve hikayemiz böyle başlıyor.

Nobel ödüllü Güney Amerikalı yazar Mario Vargas Llosa bu kitabında diğer Güney Amerikalı yazarların yolundan gidiyor ve efsanelere, mitolojik öğelere yer veriyor. Bir başka ifadeyle ya da daha klasik bir ifadeyle yazar köklerine iniyor.

Güney Amerika yerlilerine ait söylencelerin de katkısıyla ortaya benim için çok zevkli bir okuma oldu. Umarım diğer Llosa kitaplarından da bu tadı alabilirim. Eğer Llosa okuyacaksanız 'Masalcı'yı gözden kaçırmayın derim. 

Bir Kadının Yaşamından 24 Saat ve Bir Yüreğin Ölümü


Satranç'tan sonra Stefan Zweig okumalarım devam ediyor. Bu bayram tatilinde okuma fırsatı bulduğum kitaplardan biri de Zweig'in iki öyküden oluşan Bir Kadının Yaşamından 24 Saat ve Bir Yüreğin Ölümü kitabı oldu. Zweig, yine beni kendisine hayran bıraktı. Her iki öyküsünde de karakterler ince ince işlenmiş, canlı betimlemeler ve psikolojik tahlilleri ustaca yapılmış. Uzun cümlelere rağmen insanı sıkmıyor. Ve bence en az Satranç kadar okunması gereken ve ilgiyi hak eden bir Zweig kitabı.

İlk öyküde Mrs. C.'nin kumarhanede tanıştığı genç bir adam için yaptıkları ve hayalkırıklıkları anlatılıyor. Mrs. C. anlatırken sanki karşısındaki sizmişsiniz gibi hissediyorsunuz. Stefan Zweig, bana göre kadın psikolojisini ustaca aktarmış. İkinci öykü olan 'Bir Yüreğin Ölümü'nde ise Salomonsohn isimli hayatı yaşa(ya)mamış ya da sürekli ailesi için yaşamış, onlar için çalışmış kahramanımızın onlara nasıl yabancı olduğunu, nasıl dışlandığını fark etmesi ve yaşarken yüreğinin ölümüne gitmesini yer yer iç karaltıcı ama yine de ustaca anlatılmış.

Bu kitaptan sonra anladımki Stefan Zweig sürekli okunması gereken bir isim. Kimbilir belki bir gün bir Zweig haftası bile yapılabilir.

24 Kasım 2010 Çarşamba

Palomino Molero'yu Kim Öldürdü


Llosa haftasına başladığımda elimde iki kitap vardı, ben de kısa olanından başlayayım dedim. Kitap,adının da çağrıştırdığı gibi polisiye bir roman olmasının yanında alt metin olarak sınıfsal ayrımcılığı çok güzel anlatıyor.

1950'lerin Peru'sunun Talara isimli bir kasabasında Palomino Molero'nun işkence görerek vahşi bir şekilde katledilmesiyle başlıyor kitap. Bu cinayeti soruşturma görevi de soruşturma tekniklerde usta olan Teğmen Silva ile duygularını çabuk yansıtan, daha yolun başında olan Lituma'ya verilir. Teğmen ve Lituma soruşturmayı ilerlettikçe Palomino'nun askerlikten muaf olmasına rağmen orduya yazıldığını, sınıf farkına rağmen aşkının peşinden gittiğini ve cinayetin temelinde de bu aşkın olduğunu öğreniyoruz.

Kitabı bir cinayet romanının da ötesine götüren ve hikayenin temelini de oluşturan bu sınıf ayrımcılığı oluyor. Kurbanın kendi sınıfından olmayan birini sevmesi, halkın bu cinayeti kodamanların işlediğini ve devletin bu cinayetin üzerini örteceğini düşünmesi, olay aydınlatıldıktan (!) sonra da farklı senaryolar üretmesi  sınıf ayrımcılığının, eşitsizliğin yanında sınıfsal bir önyargıyı da anlatıyor.

Yer yer gülümseten ama daha çok hüzünlendiren kitabı okurken ben pişman olmadım. Llosa okumaya karar verirseniz sizin için de iyi bir başlangıç olabileceğini düşünüyorum.

Kutsal Aile


Kutsal Aile önceleri Fatih Altınöz'ün afili filintalar sitesinde bölüm bölüm yayınladığı, tadı damağımızda kalan hikayeleri şeklinde ilerliyordu. Fakat uzun süredir sesi soluğu çıkmıyordu. Bu hikayelerin daha sonra kitaplaştırıldığını görünce alıverdim. Kitaba bayram tatiline giderken yolcu otobüsünde başladım ve yolculuk bittiğinde kitap da bitmişti.

Kitabın arka kapağına baktığımda oldukça iddialı ve insanı okumak için sabırsızlandıran ifadeler karşıma çıktı. Kitabı okumaya başlamama kendimi kaptırmam da bir oldu. Fatih Altınöz, akıcı, komik  ve sürprizlerle dolu bir roman yazmış.

Bir bankada memur olarak çalışan İsmail'in şehirli ailesi etrafında dönen olayları İsmail'in gözünden aktarıyor ve bu olaylar ortaya çıktıkça İsmail'in ruh hali ustaca anlatılıyor. Kitap, İsmail'in kayınpederinin doğum gününe katılması ve ardından uzun süredir Kıbrıs'ta bulunan ağabeyi Aytekin'in geri dönmesiyle başlıyor, bundan sonra hiçbir şey İsmail için aynı olmayacaktır. Önce anne ve babası ile ilgili sırları öğreniyor, bankada güvendiği ve saygı duyduğu Erçin Abi'nin çapkınlıklarını öğreniyor ve yine bankada çalışan Saliha'ya aşık oluyor.

Bütün bu olayları okurken İsmail'in her iki ailesinde de nasıl söz sahibi olamadığı ve psikoloji içinde çırpınmalarına gördükçe hem onun için üzülüyor insan hem de aptallığı ve masumiyeti (?) karşısında gülmeden duramıyor. Bence okunmayı hak eden bir kitap ve vaktin nasıl geçtiğini anlamayacaksınız. 

11 Kasım 2010 Perşembe

The Lazarus Project


Türkiye'de Cennet Projesi ismiyle dağıtımı yapılan The Lazarus Project, uzun süredir elimin altında olan ama bir türlü izleme sırası gelmeyen bir filmdi. Bu gece ne izleyeyim diye raflara bakarken gözüme ilişince oturup izleyeyim dedim.

John Glenn'in hem senaryosunu yazdığı hem de yönettiği, başrolde Paul Walker'ın olduğu film önce klişeleşmiş standart bir Hollywood senaryosu olarka ilerliyor. Şartlı tahliye ile dışarda olan Ben, eşi ve kızı ile mutlu bir şekilde yaşarken birgün hapisten çıkan kardeşi Ricky bir soygun işi teklif eder. İlk başta teklifi reddeden Ben, tam o sırada işten atılınca teklifi kabul eder. Soygun sırasında polisin gelmesiyle çıkan çatışmada güvenlik görevlisi ve kardeşi ölür ve Ben idama mahkum edilir.

Asıl hikaye burdan sonra başlıyor ve Ben idam edilmeyerek kendini bir kasabada buluyor: Kendisine yeni bir şans verilmiştir, geçmişi, ailesini unutacak ve artık hep bu bir akıl hastanesinde çalışacak ve bu kasabada yaşayacaktır. İşlediği suçun kefareti daha önceki yaşamını yok saymak, bir başka ifadeyle yeniden doğmaktır. Filmin bu noktasından sonra gerilim dozu genel olarak hiç düşmeden ilerliyor. Bir ara izlerken Shutter Island'ı anımsatıyor.

Film her ne kadar kaçırılmaması gereken bir film olmasa bile yine de izlenesi. Denk gelirseniz bu gerilim filmini izleyin derim. 

10 Kasım 2010 Çarşamba

Otuz Dokuz Basamak


Kitabı ilk gördüğümde biraz araştırayım dedim. John Buchan'ın Otuz Dokuz Basamak isimli romanının ölmeden önce okumamız gerekn 1001 kitaptan biri olarak seçildiğini, türünün polisiye olduğunu ve Alfred Hitchcock tarafından da filme çekildiğini görünce aldım.  

Richard Hannay isimli kahramanımızdan, bir gün Scuuder isimli komşusu Almanların Yunan başkanına suikast düzenleyeceğini ve bunun bir dünya savaşının başlangıcı olacağını söyleyerek yardım ister. Yardım isteğinden birkaç gün sonra Scudder'in, kahramanımızın dairesinde öldürülmesi üzerine Hannay, hem cinayeti kendinin işlemediğini kanıtlamaya hem de bu suikasti önlemeye çalışır.

Kitap konusu itibariyle güzel olmasına rağmen benim okuduğum çevirisi hem kötü hem de kısaltılmış. Benim için bir fiyasko olan bu okumadan sonra biraz araştırınca kitabın Altın Bilek Yayınlarından tam metin olarak çevrildiğini öğrendim. Kitabı okumak isteyen olursa tavsiyem Altın Bilek Yayınları baskısını okumaları ya da filmini izlemeleri.

3 Kasım 2010 Çarşamba

Micmacs a Tire-Larigot


Jean-Pierre Jeunet'ten bir görsel şölen daha. İzlerken görselliğine, naifliğine, renklerine, oyunculuğuna hayran oluyorsunuz, keşke hiç bitmese diyorsunuz. Sanki soğuk bir günde, bir fincan sıcak kahve içermiş gibi... Uluslararası silah ticareti üzerine bir film olmasına rağmen animasyon tadında, ayrıntılar üzerine harika bir film.

Amelié'yi sevdiyseniz bunu da seveceksiniz.


Muska / Öte Yer



Sadık Yemni ismini daha önce duymuştum, fakat hiç okumamıştım. Geçen ay sahafta gezerken Muska ve Öte Yer kitaplarının 3 TL'den satıldığını görünce hemen aldım. Fantastik kitapları da severim, aldım bir hemen okuyayım dedim fakat iki denemede de ilerleyemedim, kitabı bıraktım. Geçen haftaki tatili fırsat bilip biraz da inat ederek okuyacağım dedim.

Muska'ya başladıktan bir süre sonra kitap daha hızlı ilerlemeye başladı, fakat yine de bir türlü kitabın havasına giremedim. Kitap her ne kadar zamanda yolculuk, cinler, periler, hayaletler gibi vaat eden bir konuyu barındırmasına rağmen bendeki olmamış imajı bir türlü geçmedi. Kitabın kahramanı Sarp ilk başta gözüme yeni bir Alper Kamu karakteri olarak gözükse de kitapta bir türlü olaya ağırlığını bırakamadı. Kitabın finalinde de Sarp'ın olaya etkisi ya da düğümün çözülmesi çok basit oldu. Benim için hayal kırıklığından ileri gitmedi.


Öte Yer kitabını sırf ilk kitabı okudum diye okudum. Artık 18 yaşlarında bir genç olan Sarp'ın maceraları devam ediyor ama ben Öte Yer'i okurken Muska'yı bile aradım. Galibe bende oluşan o ilk kötü imaj, ön yargı kolay kolay yok olmayacak.

Sonuç olarak Türk Edebiyatında fantastik bir kitap okuyacaksan Sezgin Kaymaz'dan şaşmamak gerektiğini bir kez daha anladım.

1 Kasım 2010 Pazartesi

Glennkill - Bir Koyun Polisiyesi


Geçen hafta yıllık iznimin kalanını kullandım. Uzun süredir okumayı düşündüğüm fakat hep ertelediğim bir kaç kitabı da bu arada okuma fırsatı buldum. 

Okuduğum kitaplardan sonuncusunu ilk başta tanıtayım. Glennkill - Bir Koyun Polisiyesi ismiyle dilimize çevrilen Leonie Swann'ın kitabı Glennkill isimli bir İrlanda kasabasında bir sabah otlağın ortasında ölü bulunan koyun çobanı George Glenn'in  katilini bulmaya çalışan koyunların gözüyle bir cinayet romanı. Kitabın kahramanları koyun, hem de birbirinden farklı karakterlerde. Her bir karakter öyle üstünkörü anlatılmamış, birbirinden farklı kişilikleri ustaca yansıtılmış.

Kitap, koyunların gözünden bir cinayet romanı olmasının yanında yine onların gözünden insanların dünyasını anlama çabasını da anlatıyor: İnsan ilişkileri, ruh, ölüm, tanrı kavramlarını koyunların bakış açısıyla okuma çok ilginç. Koyunlar, bu süreçte hem cinayetin izini sürerken diğer yandan bu küçük kasabada gizli kalmış bir çok sır da ortaya çıkıyor.

Ben okurken çok eğlendim, tabi bunda Vedat Çorlu'nun güzel çevirsinin de payı büyük. Umarım yazarın diğer kitapları da dilimize çevrilir.

22 Ekim 2010 Cuma

Türk Edebiyatı ve Kadın Yazarlar Üzerine...

Birkaç arkadaş ortamlarında tartıştığımız bir konu geçenlerde internette gezinirken yine karşıma çıkınca bir şeyler karalama isteği duydum: Türkiye'de en iyi kadın yazar kimdir? Biliyorum subjektif ve o kadar ehemmiyetli bir tartışma konusu değil ama beni üzerinde uzun süre düşündürdü.

Cumhuriyet dönemi Türk edebiyat tarihine bakılacak olursa bir elli yıl sonra Halide Edip Adıvar isminden başka okunan, tanınan bir yazara rastlayamıyoruz. Son dönem Türk edebiyatında ise popüler olan, geniş kitlelerce okunan kadın yazarların çokluğu dikkat çekiyor: Elif Şafak, Ayşe Kulin, Buket Uzuner, Canan Tan gibi örnekleri çoğaltmak mümkün. Bu isimler içinde en dikkat çekici isimlerin başında Elif Şafak geliyor. Elif Şafak'ın ilk romanlarında ladığım tadı maalesef daha sonra alamadım. Mahrem, Bit Palas gibi çok katmanlı, postmodern kitaplardan sonra Baba ve Piç ile başlayan Aşk ile devam eden romanlarını pek beğenmedim. Aşk kitabı ne kadar çok satarsa satsın benim gözümde hep bir pazarlama ürünü olarak durdu, Ferrarisini Satan Bilge, Secret gibi çok satan kişisel gelişim kitaplarının mistik doğu gözüyle yazılmış bir kopyası olan kitap uzun süre çok satanların tepesinde yer alarak doğru pazarlamanın meyvelerini topladı. Buket Uzuner ve Ayşe Kulin'in birer kitabını okumama rağmen pek bir tat alamadım ve bıraktım. Canan Tan'ı ise kitapçıya gidişlerimde üçer beşer sayfa okudum fakat sonunu getiremedim. Bu isimler arasında 50 yıl, 60 yıl ya da 100 yıl sonra hatırlanacak, okunacak kaç isim var bilemiyorum.

Bana göre ise, şu anda Türk edebiyatının en iyi kadın yazarları Ayfer Tunç ve Aslı Erdoğan'dır. Ve eminim ki uzun yıllar sonra da okunmaya devam edecektirler. Hele Ayfer Tunç, Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi ile damağımda tarifsiz bir lezzet bırakmıştı, Yeşil Peri Gecesi'ni okumak için ise sabırsızlanıyorum.





20 Ekim 2010 Çarşamba

Gitmeyecekler İçin Urbino


Cem Akaş'la tanışmam birkaç yıl önce yoğun tavsiyeler sonucu 'Suç ve Ceza' ile olmuştu. Fakat bir türlü ısınamamıştım. Yazın bir sahaf seferinde 'Gitmeyecekler İçin Urbino' kitabını alınca tekrar bir deneyeyim dedim.

Urbino, Orta İtalya'da yer alan bir Ortaçağ şehri. Cem Akaş, bu şehre gitmeden gidecekler için bir rehber kitap yazmış.

Kitap, İkizler, Tanıklar ve Urbino isimli üç bölümden oluşuyor. İlk bölüm İkizler'de, şehrin o eski ihtişamlı günlerden uzak kalmasının, unutmanın intikamını almak için şehri yakan ikiz kardeşlerin iki farklı ağızdan öyküsü anlatılmış. İkinci bölüm 'Tanıklar'da bu intikam hareketinin farklı insanların, farklı bakış açılarıyla tanıklıkları anlatılıyor. Üçüncü bölüm 'Urbino'da ise bu şehre gidecekler için bir rehbere yer verilmiş: Nerede kalınır, ne yenir, ne okunur...

İkinci Cem Akaş okumam keyifli oldu. Siz de Urbino'ya hareketli ve eğlenceli bir yolculuk yapmak isterseniz rehber kitabınız hazır...