Hakkımda

Fotoğrafım
Turkey
Unutmamak adına bir AKIL DEFTERİ.

31 Ocak 2011 Pazartesi

Katilin Şeyi


"Düşünüyordum ve soğukkanlılıkla, planlayarak, ne bileyim, kan görmek için, can havliyle çırpınan kurbana bakıp orgazm olmak için, insan etini tatmak için, kısası, zevk için can almayı aklım almıyordu... 'İyi ama' diyordum, diğerleri de ölümlü suçlardı; hepsinde vahşet, can veren insanlar, çocuklar, kadınlar vardı zaten: Seri katillerin icraatları neden beni bu derece rahatsız etsindi? Bir süre bu düşüncelerle gittikten sonra beni esas neyin rahatsız ettiğini kavrayıverdim:gerçek.

Evet, gerçek... O güne kadar seyredip geçtiğim ve hayatıma devam ederken sadece izlediğimde aldığım hazzı, hissettiğim dehşeti hatırladığım şeylerin, birdenbire bürünüvermesinin şokunu yaşıyordum. Tıpkı bir yıllık işsizliğim sırasında bir baltaya sap olamamış ve bir sürü şeyi yapamamış olmamı düşünüp 'yaş geldi de geçiyor'u cidden fark ettiğimdeki gibi."

Çevirileri ile tanıdığımız Algan Sezgintüredi'nin daha sonra devamı da gelen ilk romanı Katilin Şeyi'nde dedektifliğe yeni başlayan iki kahramanın hikayesi anlatılıyor. Vedat  Kurdel ve ortağı Tefo. Bir nevi yerli Holmes ve Watson durumu. Vedat işin vitrin ve kaba kuvvet kısmını alırken Tefo perde arkasında yer alıyor ve işin beyin kısmını oluşturyor.

Vedat Kurdel, okudukça anlıyoruz ki oldukça ünlü biri, ülkenin aranan özel dedektiflerinden. 2015 yılında dedektifliğe başlama hikayesini yazmaya karar veriyor ve biz onun yazdıklarını okuyoruz. Yıl 2005, Vedat Kurdel 35 yaşında, bekar, hiç bir işte tutunamamış ve ailesiyle birlikte yaşayan biri. Bir gün en yakın arkadaşı olan Tevfik'in (kendisine Tefo denilmesini istiyor) babası emniyet teşkilatından emekli Nezihi amca buna özel dedektiflik işi teklif ediyor. Tabi bizimkiler dünden razı, herşeyin okudukları kitaplar, izledikleri filmler gibi zannediyorlar.  

Kitabı okurken hiç sıkılmıyorsunuz. Bazı şeyler tahmin edilebilir olsa da zaten hikayenin ana teması Vedat ve Tefo'nun acemilikleri üzerine kurulmuş. Tesadüfen olaya dahil oldukları ve basında Erenköy Canavarı olarak bilinen seri katilin cinayetlerini çözmeye çalışırken  aynı zamanda ikisini acemiliklerini ve işi öğrenme süreçlerine şahit oluyoruz ve kitabı eğlenceli kılan da  iki kafadarın acemilikleri oluyor.

Eğlenceli, keyifli ve akıcı bir hikaye var karşımızda. Ben okurken çok eğlendim, eminim siz de eğleneceksiniz.   

27 Ocak 2011 Perşembe

Cinayet Şirketi


Jack London'ın böyle bir kitabı olduğunu rafta görene kadar bilmiyordum. Kitapçıda otururken rafta görünce elime aldım, biraz okudum ve almak için fakat mekan sahibi sipariş olduğunu söyleyerek satmaya yanaşmadı. Tabi bir kez aklıma takılmıştı kitap Muammer Abi'ye biraz iltifat ve gaz vermeler sonucu kitabı aldım, Muammer Abi yeniden sipariş vermek zorunda kaldı.

Cinayet Şirketi, bir dizi şüpheli ölümün arkasında bir grup/şirket olduğunu fark eden kahramanımız, şirkete başvurarak öldürtmek istediği biri olduğunu söyler. Yalnız şirket her önüne geleni öldürmemektedir, cinayeti kabulün en önemli şartı 'toplumsal yarar'dır. (Dexter'in şirketleşmiş versiyonu diye düşünebilirsiniz.) Bütün bu olaylara son vermek amacıyla şirketin patronunu öldürmek için başvuran kahramanımız, gayet felsefi tartışmalar sonucunda cinayet teklifini kabul ettirir. Fakat öldürülmek istenen kişi o kadar kolay lokma değildir ve kovalamaca başlar...

Ahlak, etik değerler, toplumun veya daha genel ve keskin bir ifadeyle devletin yararı ve devamını sağlamak adına suç/cinayet işlenmesi, adalet kavramı kitabın temel konularını oluşturuyor. Ahlaklı ve görev takıntılı, hepsi önemli insanlar olan şirket üyleri var karşımızda. Felsefi tartışmalar sık sık karşımıza çıkıyor. Özellikle cinayeti kabul ettirmek için şirkete başvuran kahramanımız ile şirket patronu arasındaki tartışmalar bitmese diyorsunuz.

Felsefe ve eğlence tam gaz sizi bekliyor bu kitapta. En az diğer Jack London kitapları kadar ilgiyi hak ediyor, sakın kapağına bakıp aldanmayınız...


26 Ocak 2011 Çarşamba

Bülbülü Öldürmek


Bu ay okuduğum kitaparın büyük çoğunluğu Büyük Buhran dönemi Amerikasından kesitler sunmaktaydı. Okumak için geç kaldığımı bir kitap olan, Bülbülü Öldürmek de arka fon olarak Büyük Buhran dönemi Amerikasını alıyor. 
Bülbülü Öldürmek, Amerika'nın güneyinde, Alabama'da Maycomb isimli kurmaca bir kasabadaki olayları anlatmakta. Olaylar 9 yaşındaki kız çocuğu Scout Finch'in gözüyle aktarılıyor. Scout, abisi Jem, her yaz kasabaya gelen Dill ve babaları Atticus hikyenin ana figürlerini oluşturuyor. Tutucu, dedikoducu bir Amerika taşra kasabasında meydana gelen olaylarla, ekonomik krizin hüküm sürdüğü coğrafyada aynı zamanda ırk, sınıf ve cinsiyet ayrımının da yoğun bir şekilde yaşandığına şahit oluyoruz.

İki kısımdan oluşan kitabın ilk kısmı ikinci bir bölüme göre daha naif olayları anlatmakta. Scout, Jem ve Dill merkezli olarak biraz da çocukça bir şekilde komşu evde yaşayan, kasabalı tarafından bir canavarmış gibi gösterilen Boo Radley'den korkma ve onunla iletişime geçme çabaları anlatılmakta.

Kitabın esas vurucu kısmı ikinci bölümle başlıyor ve ilk bölüme göre daha sert bir hikaye karşımıza çıkıyor.   Irkçılığın doludizgin yaşandığı bir zamanda beyaz bir kadına tecavüz suçuyla yargılanan Tom Robinson'u savunan Atticus sebebiyle çocuklar kendilerini olayların ortasında bulurlar. Bütün göstergeler sanığın suçsuzluğunu gösterse de sırf renginden dolayı suçlu bulunacağı bilinen bir dava. Kazanamayacağını bildiği bir savaşa giren bir idaealist bir baba ve avukat. Bütün olanların saçmalığını ve yanlışlığını gören çocuklar. Belki de hikayeyi bu kadar sert hale getiren bütün olayları küçük bi kız çocuğunun gözünden okumak oluyor.

Olayların bitiminde Scout'un söylediği söz herşeyi özetliyor aslında; "Jem'le bundan sonra büyüsek bile öğreneceğimiz fazla bir şey kalmadığını düşündüm, bir tek cebir kalmış olabilirdi."

Eğer okumadıysanız benim gibi geç kalmayın derim.





23 Ocak 2011 Pazar

Ukrayna Traktörlerinin Kısa Tarihi






"Annemin ölümünden iki yıl sonra babam göz alıcı, sarışın, Ukraynalı bir dula tutuldu. Babam seksen dört, kadın otuz altı yaşındaydı. Hayatlarımıza kabarık tüylü, pembe bir el bombası gibi düşerek bulanık suları karıştırdı, kabuk bağlayan anıların, pisliğin gün yüzüne çıkarak ailenin hayaletlerinin canına okudu."

Bu paragrafla başlayan Ukrayna Traktörlerinin Kısa Tarihi'ni, 2005 Orange Edebiyat Ödülü Finalisti ibaresi ve cazip fiyatının da etkisiyle aldım. Doğrusunu söylemek gerekirse öyle fazla bir beklentim de yoktu kitabı elime aldığımda. Belki de bu yüzden çok eğlendim kitabı okurken. 

İngiltere'de yaşayan Ukrayna kökenli iki kız kardeş ve babalarının hikayesi. Daha geniş bir ifadeyle ön planda bir ailenin romanı olmasına rağmen satır aralarında bir ulusun kısa tarihi - II. Dünya Savaşı öncesinden S.S.C.B.'nin dağılma sonrasına kısa bir Ukrayna tarihi. 

Annelerini ölümünden sonra birbirleriyle kavgalı iki kız kardeşin, yaşlı babalarının kendinden oldukça genç bir Ukraynalı kadınla evlenmesini engellemeye çalışma  mücadelesi kitabın ana metni. Nadia ve ablası Vera, bu kadının babalarını kullandığını ve esas amacının İngiltere'de oturum almak olduğunu düşünerek bu evliliği bitirmek için mücadele ediyor. Bu mücadele ortaya eğlenceli bir hikaye çıkarıyor. Fakat satır aralarında ise bir ailenin acılarını okuyorsunuz. Bugün ve dünün mücadelesi, aynı zamanda geçmişin muhasebesi ya da onunla bir hesaplaşma. Özellikle kitabın son bölümlerde iki kardeşin çocuklukları hatırlanırken bir trajedinin izleri karşınıza çıkıyor.

Eğer okumak isterseniz, beklentinizi yüksek tutmayınız. Ama yine de okurken çok sevecek ve eğleneceksiniz.

Altı Çizili Satırlar:

"Benim de anlatacak bir hikayem var. Bir zamanlar biz de bir ailedik, annem, babam, ablam ve ben. Mutlu bir aile değildik, mutsuz da değildik, sadece çocuklar büyüyüp ebeveyn yaşlanırken amaçsızca yaşayıp giden bir aileydik işte. Ablamla birbirimizi sevdiğimiz bir zamanı hatırlıyorum, bir de babamla benim birbirimizi sevdiğimiz bir zamanı. Belki ablamla babamın birbirlerini sevdikleri bir zaman bile vardı - benim hatırlayamadığım. Hepimiz Annemizi sevdik, a da hepimizi sevdi."

"1937'de babam Luhansk'dan Kiev'e döndüğünde bütün ülkeye paranoyanın zehirli havası çökmüştü.
Her yere hızla yayılıyordu, özel hayatların en ince ayrıntılarına bile; arkadaşlar ve meslektaşlar, öğretmenler ve öğrenciler, ana babalarla çocukları, karılar ve kocalar arasındaki ilişkileri soğuttu. Düşman her yerdeydi. Birisinin size bir domuzcuk satarken ki tavrını mı beğenmediniz veya kız arkadaşınıza bakışını ya da alacaklınız borcunuzu ödemenizi mi istedi, size bir sınavdan düşük bir not mu verildi, NKVD - İçişleri Halk Komiserliği'ne bir haber uçurmak onları hizaya getirirdi. Birisinin karısını beğeniyorsanız, NKVD'ye bir haber, adama Sibirya'da mahrumiyet bölgesinde bir görev, meydanın size kalmasına yeterdi. (...) Paranoyadan kimsenin kaçışı yoktu, en üsttekine kadar; aslında ülkedeki en güçlü adam, Stalin'in kendisi herkesten paranoyaktı. Paranoya Kremlin'in kapalı kapıları altından sızarak hayatları felç etti." 

"Küçükken babamın bir kahraman olmasını isterdim. Onun mezarlık firarından utanırdım. Almanya'ya kaçışından. Annemin romantik bir kahraman olmasını isterdim. Onların hikayelerinin bir cesaret ve aşk hikayesi olmasını isterdim. Şimdi bir yetişkin olarak, kahraman olmadıklarını görüyorum. Hayatta kaldılar hepsi bu.
'İşte böyle Nadezhda, hayatta kalmak kazanmaktır.'
Göz kırpıyor, ağzının ve gözlerinin etrafındaki yara izi-kırışıklıklar neşeyle buruşuyor."


21 Ocak 2011 Cuma

Just Another Love Story


Kuzey'den güzel bir film daha. Jonas'ın Karısı Mette ve iki çocuğuyla sıradan bir yaşamı vardır. Bir gün karşısına farklı yol çıkar; Julia'nın geçirdiği trafik kazasında aktif rol oynar ve biraz da vicdanının sesini dinleyerek hastaneye onu görmeye gider. Kızın ailesi onu Julia'nın görmedikleri sevgilisi Sebastian zannedince olaylar gelişir. Bundan sonra Jonas, hayatının monoton olduğunu ve heyecan aradığını fark eder.

"Her hafta aynı şeyleri yaşıyorum. Ben ölüyorum galiba..."

"Güzel bir kadın ve gizem. Bütün siyah beyaz filmler böyle başlamaz mı?"

"Evlilik yeni bir arabaya benzer. Ön bahçenin dışında kullanmaya başladığında heyecanlı olursun; tamamen yenidir. Zamanla ilgini kaybedersin. Yıkamazsın artık. Paspasları süpürmezsin. Boş şişelerikoltuğun arkasına bırakırsın.  Tek istediğin yeni bir araba almaktır. Eğer düzenli biri olsaydın, haftada bir kere; 1- Arabayı yıka, 2- Süpür, 3- İç kısmı nemli bir bezle sil, 4- tekerleklerin ortasını yıka. Her zaman araban yeni kalırdı."

Eğer alterantif birşeyler arıyorsanız Ole Bornedal'ın bu şaheserini mutlaka izleyin. 

Kötü Bir Şaka


Italo Svevo, İtalyan edebiyatı denince ilk akla gelen isimlerden biridir. 1861 doğumlu yazar en önemli eseri olan ve geniş kitlelerce okunmasını sağlayan Zeno'nun Bilinci'ni yayınladıktan 5 yıl sonra bir trafik kazasında öldüğünde geride Kafka ve Dostoyevski ile kıyaslanan kitaplar geride bırakmıştır. Yine bir ayrıntı oarak Svevo'nun edebiyat çevresinde duyulmasını sağlayan bir İngiliz yazar James Joyce'dur. 

İtiraf etmem gerekirse benim Italo Svevo okumamam tamamen tesadüfi oldu. Bir gün bir arkadaşımda oturuken masasının üzerinde gördüm Kötü Bir Şaka'yı. Kitabı elime alıp karıştırmaya başladım, benim kitap merakımı bilen arkadaşım kitabı överek bana hediye etti. Tabiki ben de hayır demedim ve kabul ettim fakat eve getirdikten sonra bir seneye yakın rafta bana bakıp durdu.

Kötü Bir Şaka, İtalya'da küçük bir taşra kasabasında yaşayan Mario Samigli'nin hikayesi. Küçük bir ticarethanenin muhasebe işlerine bakan Mario, hasta kardeşi Giulioi ile birlikte aileden kalma bir evde yaşamaktadır. Küçük hikayeler, özellikle fabllar yazan Mario'nun en büyük düşü yazdığı kitabın eleştirmenler tarafından beğenilerek hak ettiği değeri görmesidir. Kardeşine her akşam kitaplar okuyan, sinekler ve serçeler üzerine fabllar yazan Mario'nun hayatı eski bir arkadaşı olan pazarlamacı Gaia'nın kendisine oynadığı bir oyunla bozulur. Eskiden şiirler yazan Gaia, Mario ile karşılaştığında hala onun yazarlık hayallerini görünce biraz da kıskançlıkla Mario'nun eski bir romanının Viyanalı bir yayıncı tarafından beğenildiğini ve yayın haklarını satın almak istediğini söyler ve...

Roman yer yer otobiyografik öğeler taşımakta. Mario gibi sonradan üne kavuşan Svevo, bu deneyimini ironik bir şekilde anlatıyor kitabında. Yazar olma, tanınma duygularından ziyade insanın içinde var olan ünlü olma/üne kavuşma duyguları yansıtılıyor ve kara mizahın güzel bir örneği ortaya çıkıyor. 

"Mario düş kuranların içgüdüsünü taşıyordu: düşünü hayatın katı gerçekleriyle karşı karşıya getirme içgüdüsü."

"Serçelerin hayatını anlamak bizimkini anlamaktan kolay. Kim bilir, belki bizim hayatımız da, serçelere bir fablda anlatılacak kadar basit görünüyordu."




17 Ocak 2011 Pazartesi

Filler İçin Su


Sara Gruen'in bu çok satan romanını okuma programımda ileri almamın en önemli sebebi Carnivale oldu. (Kitap da dizi gibi Büyük Buhran dönemi Amerikasını anlatıyor ve kısmen bir sirk/karnaval romanı kıvamında)

Kitap, dediğim gibi 1930'lar Amerikasında geçiyor. İçki yasağı sürmektedir, insanların emeklerinin karşılığını para olmadığı için nasıl alacaklarının peşindedir. Bu bazen fasulye olur bazen yumurta. Ekonomik krizin hüküm sürdüğü zamanlarda veterinerlik okuyan Jakop Jankowski, tam bitirme sınavlarından önce anne ve babasının trafik kazası geçirerek öldüklerini öğrenir. Bunun şokuyla sınavı yarım bırakarak kaçar ve bir sirkte veteriner olarak çalışmaya başlar. Daha sonra ömrü boyunca seveceği ve sadık kalacağı kadınla tanışır bir de aptal diye tabir edilen Rosie adlı fille. Tabi hikayeyi okurken zamanda ileri-geri gidip geliyoruz. Kahramanımız Jakop doksan küsur yaşındadır ve kaldığı huzurevinin karşısında bir sirk kurulunca geçmişi düşünmeye başlar. Yaşlılık psikolojisi ustaca yansıtılmış: Huysuzlukları, pişmanlıkları, korkuları, unutkanlıkları, herşeye rağmen umutları...

Hikaye kendini sıkmadan okutuyor. Sirk hayatının cazibesi ve zorlukları güzel yansıtılmış. kitabın filmi çekiliyor ve 2011 yılında vizyona girecek. Başrollerde Robert Pattinson ve Reese Witherspoon var. Fakat ben kitabı okudukça Jakop rolu için hep zihnimde Edward Norton belirdi. 

Eğlenceli bir hikaye olmasına rağmen Türkiye'de pek tutmadı. Birçok sitenin indirim/kelepir seçeneklerinde ucuza alabilrsiniz. 

"Doksan yaşındayım. Ya da doksan üç. İkisinden biri.
Beş yaşındayken yaşınızı günü gününe bilirsiniz. Yirmilerinizdeyken de bilirsiniz. Yirmi üç yaşındayım, dersiniz, ya da yirmi yedi. Ama otuzlarınıza geldiğiniz de acayip bir şeyler olur. İlk başta belli belirsiz bir hıçkırık, bir anlık bir kararsızlık gibidir. Kaç yaşındasın? ee, ben - güven dolu bir sesle başlar, sonra durusunuz. Otuz üç diyecek gibi olursunuz, ama değilsinizdir. Otuz beşsinizdir. Sonra bir rahatsızlık duyarsınız, çünkü bunun sonun başlangıcı olduğunu düşünürsünüz. Öyledir tabii, ancak bunu kabullenmeniz yıllar sürer." (syf. 17)

"Yaş korkunç bir hırsız. Tam hayata dört elle sarılmışken bacaklarınızı altınızdan çekip sırtınızı kamburlaştırır(...)" (syf.26)

Carnivale


"Başlangıçtan önce,
cennet ile cehennem arasındaki büyük savaştan sonra,
Tanrı dünyayı yarattı
ve insan adını verdiği yetenekli maymunlara
hüküm sürmeyi bahşetti,
ve her nesilde bir ışığın bir de karanlığın yaratığı doğacaktı,
devasa ordular
iyilik ile kötülük arasındaki ebedi savaşta
geceler boyu çarpıştılar.
O zamanlar sihir vardı,
asalet ve akla hayale sığmaz zulüm vardı.
Bu böyleydi,
Trinity üzerinde sahte bir güneşin
patladığı güne kadar (atom bombasının atılması)
Ve insanoğlu
bundan sonra sonsuza kadar
mucizeyi mantıkla takas etmiş oldu."

Carnivale böyle başlıyor. Ve bundan sonra sizi içine alan, bir daha bırakmayan toz toprak içindeki sihirli bir dünyaya atmış oluyorsunuz. İyile kötünün mücadelesi bu kez Carnivale isimli karnavalla yola çıkıyor. Benim için bu mücadele, iyi ile kötü arasındaki en esaslı mücadeleyi anlatan hikaye oluyor ve yarım kalmış olsa da bu konudaki sıralamalarımı alt üst ediyor.

Hikaye 1930'lar Amerikasında geçiyor. Arka planda Büyük Buhranla boğuşan Amerika var. Ekonomik kriz Amerikayı vurmuş ve büyük bir evsizler/işsizler ordusu meydana gelmiştir. Borsa çökmüş durumdadır, bankalar batmış ya da ayakta kalan bankalar birçok insanın evine, toprağına el koymuştur. Yanlış tarım politikaları ve para hırsı yüzünden toprak çoraklaşmış ve toz fırtınaları Amerika'nın birçok bölgesini etkisi altına almıştır. 

Bu zamanda, bu coğrafyada ilk bölümde karnavalımız Ben Hawkins'i tesadüfi bir şekilde bulur ve karnavala alır. (Sonradan görürüzki, 'hiçbir şey tesadüf değildir.') Bölümler ilerledikçe Hawkins'in Işığın Oğlu olduğunu öğreniriz. İnsanları iyileştirmek gibi bazı güçleri vardır, her ne kadar bu güçleri kullanmamak için kaçsa da sonunda ne olduğunu kabullenir. Tabi bu güçleri kullanmanın da bazı kuralları vardır. Diğer tarafta Peder Justin vardır. İnsanların geçmişini ve günahlarını görebilme yeteneğine sahip olan Justin bunu Tanrı'nın bir işareti olarak yorumlasa da görürüz ki o Karanlşığın Oğludur. 



Toplam 2 sezon, 24 bölümlük bu mücadelede birçok gönderme ile karşı karşıya kalıyor izleyici. Alt metin olarak Hristiyanlık felsefesi, İbrani mitleri, Kabbala öğretileri, Tapınak Şövalyeleri ve ezoterik tarikat öğretileri karşımıza çıkıyor.

Bir yandan Işık ile Karanlığın mücadelesini izlerken bir yandan da karnavalda geçen olaylar yan hikaye olarak karşımıza çıkıyor. Birbirinden değişik karakterin hikayesi ana hikayeye çok güzel ekleniyor. Ekran başında olağanüstü bir hikaye izlemenize rağmen herşey çok doğal geliyor insana. Karnavalın perdenin önündeki yöneticisi olan cüce Sampson, para için gerekirse karısını pazarlayan ama onlara çok bağlı olan Stumpy, gücün peşinde olan Lodz, yılan oynatıcısı Ruthie, daha sonra 'omega' olduğunu öğrendiğimiz tarot falcısı Sofie, karnavalın kas gücünü oluşturan Jonsey. Bu nedenle senaryo ağır ilerlese de bence epik bir anlatımı var.

Bu kadar güzel bir hikayenin HBO kanalı tarafından akılalmaz bir kararla bitirilmesine insan inanamıyor. Çünkü Daniel Knauf bunu bir üçleme olarak düşünmüş ve bu iki sezon üçlemenin ilk ayağı. Fakat yüksek maliyeti bahane gösterilerek diziye son veren ve başka kanallarda da yayınlanamsına izin vermeyen kanal yönetimine burdan en güzel beddualarımı gönderiyorum.

Carnivale benim gözümde yarım kalmış bir dizi değil, kült bir yapım. Gizemli bir dünyanın kapılarını size açıyor. (Bu yönüyle Yüzüklerin Efendisi ile sadece kıyaslayabilirim) İzledikten sonra Lost, Oz, Six Feet Under, Battlestar Galactica ve daha beğendiğim birçok dizinin en iyi dizi sıralamamdaki yerleri değişti.



12 Ocak 2011 Çarşamba

Mustafa Kutlu ve Zafer Yahut Hiç





Ben külliyatçı bir okurumdur. Eğer bir yazarın üst üste okuduğum iki kitabını beğenmişsem artık o yazar nerde ne yazmışsa mutlaka almaya çalışırm. Bir yazarın baskısı olmayan bir kitabı için uzun süre sahaf sahaf dolaştığımı bilirim. Hasan Ali Toptaş, Nazan Bekiroğlu, Barış Bıçakçı, Ayfer Tunç, İhsan Oktay Anar, Nurdan Gürbilek, Aslı Erdoğan, Oğuz Atay, Cemil Meriç bunlardan bazıları. İşte bu listenin ilk sıralarında yer alır Mustafa Kutlu benim için.

Mustafa Kutlu ile tanışmam 'Uzun Hikaye' ile oldu. İsmi gibi uzun bir hikaye anlatır kitap. Trenler, demiryolu, baba-oğul ilişkileri, göç... Bu kitaptan sonra artık her yerde Mustafa Kutlu kitaplarını arar olmuştum. 'Beyhude Ömrüm' kitabını okuduktan sonra vazgeçilmezlerimden olmuştu. Onun hikayeciliği günümüz hikayeciliğinden farklıydı. Karşınızda sanki bir anlatıcı yer almaktadır. Ve Onu okurken olayın içindesinizdir, herşey yanıbaşınızda akmaktadır. Kitaplarında bu topraklar vardır, Anadolu ya da taşrayı, Anadolu insanını okurken sizde bambaşka bir tad bırakmaktadır. Çoğu kitabını okurken hiç bitmesin dersiniz, fakat elinizden bırakamadığınız için birde bakarsınız bitivermiş. Artık sabırsızlıkla yeni kitabını beklemekten ya da dönüp başka bir Kutlu kitabını tekrar okumaktan başka bir şey gelmez elinizden.

Mustafa Kutlu ve hikayeciliğini nasıl anlatayım diye dünden beri düşünüyorum. Mustafa Kutlu için Nazan Bekiroğlu "Hepimiz Mustafa Kutlu'nun paltosundan çıktık" der. Selim İleri ise "Bana Türkiye'de on adam göster deseler bunlardan biri Mustafa Kutlu olurdu" der. Dediğim gibi bu toprakları ve Anadolu medeniyeti ile bu milletin medeniyet tasavvurunu, tasavvufi geleneğini onun gibi anlatan yoktur. Anadolu insanını ve onların kaderciliğini çok güzel betimler. Onun hikayelerini sevmemde belki siyah-beyaz Yeşilçam filmlerini hatırlatması da etkilidir. Çünkü hikayelerinde karakterler bellidir, iyi iyidir kötü kötüdür. Yazdığı satırları okurken fesleğenin kokusu burnunuzdadır, saka kuşu odada ötmektedir. Herşey bir resim gibi önünüze açılmaktadır.



Zafer Yahut Hiç'i bu ikinci okuyuşum. Dün akşam yeni kitapları kitaplığa yerleştirirken gözüme çarptı. İlk aldığımda bir otobüs yolculuğunda okumuştum. Biraz da yolculuğun etkisiyle kesik kesik bir okumaydı ve kesinlikle yeni bir okumayı hakediyordu.

Kitap "Gide gide şehir bitti." cümlesiyle açılıyor. Okudukça Mustafa Kutlu'nun üslubunu ne kadar özlediğimi hatırladım. Kitap ana karakterleri tanıtmakla başlıyor. Karakterleri tanırken yine Kutlu hikayeciliğinin başka bir özelliğini görürüz; toplumculuk ve Türkiye'nin sosyolojik gerçekleri. Türkiye'de büyük şehirlerin sorunlarından birini, gecekondulaşmayı öyküsünün içine yerleştirir. Rant, göç olgusu, hemşericilik, yağmadan pay alma, hazine arazilerini kapma... Herşey tüm gerçekliği ile karşınızdadır. Tepeköy'ün büyümesini okurken en basitinden Sultanbeyli, Dudullu karşınızdadır.  İzinsiz açılan fabrikalar, arıtma tesisleri olmadan atıklarını derelere salmaları, alt yapı sorunları. Bunlara da yabancı değilizdir. Daha yeni televizyon haberlerine konu olmadı mı Dilovası?

Kutlu kitabındaki bu sosyolojik tespitlerin yanında söylenemyen ya da karşılıksız aşk hikayesini de anlatır: Oya, Bulut, Ferit, Canan... Söylenememiş sözler ya da söylenmesine rağmen karşılık bulamamış aşklar... Aslında herşey Oya'nın Ferit'e verdiği cevapta gizli: zamana bırakalım. Kader/cilik...

Eğer bu topraklara, Anadolu'ya yabancı değilsseniz uazk durmayın. Çünkü anlatılan bizim hikayemiz... 

11 Ocak 2011 Salı

En Uzak Yer


"Hayatınızı değiştirmek istiyorsanız, sınırılarınızı nereye kadar zorlayabilirsiniz?" Eylül ayında okuduğum Amélie Nothomb'un 'Sınır Tanımayan Cesetler' romanı bu arka kapak cümlesi ile tanıtılıyordu. Nothomb kitabında işi ile evi arasında yaşayan, kapitalizmin çarkları arasında sıkışmış kahramanıızın herşeyi bırakarak yeni bir kimlikle yeni bir hayata başlama hikayesini de anlatıyordu. Daniel Kehlmann'ın 'En Uzak Yer'ini okurken de aynı minval üzere bir hikaye örgüsü olacağını zannettim. Konuları benzerlik gösterse de romanın felsefi altyapısı bambaşka bir hikaye sunuyor bize.

Daniel Kehlmann, Patrick Süskind'den sonra en fazla okunan Alman yazarı. Hatta Kehlmann'ın 'Dünyanın Ölçümü' isimli son kitabı Süskind'in 'Koku'sundan sonra en fazla satan roman durumundaymış. Genel olarak kitaplarında Latin Amerikalı yazarlara özgü 'büyülü gerçekçilik' akımının etkileri görülen Kehlmann'ın bu özelliği 'En Uzak Yer'de de karşımıza çıkıyor.

Bir kaçış öyküsünü anlatan 'En Uzak Yer' iki bölümden oluşuyor. İlk bölümde kahramanımız Julian, bir iş gezisi için İtalya'dadır. Risk hesaplamaları üzerine vereceği konferan öncesi denize girer ve bir boğulma tehlikesi geçirir. Bu tehlikeden sonra artık bu yaşama devam etmediğini anlayan Julian, kendine bir boğulma süsü vererek ortadan kaybolur. Julian, bu kararını verirken kendi kendiyle bayağı kavga etmek zorundadır. Çünkü hayat dört koldan o kadar kendine bağlamıştır ki bizi, herşeyi bırakıp gitmeyi her gün düşünsek bile bunu yapacak cesareti bulmak zordur. Julian da bunu dile getirir; "Hayır imkansız bu. Gündüzleri ya da uykusuz gecelerde, gözüne uyku girene kadar insan bunun hayalini kurar, yinede yapamaz." Peki ama kaçmak her sorunun çözümü müdür? Ya da bu bir kurtuluş mudur? İşte bu soruların bazı cevapları kitabın ikinci bölümüde gizli.

Kitabın ikinici bölümü, rüya ile gerçeğin, geçmiş ile şimdinin iç içe geçtiği bir okuma sunuyor bize. İkinci bölümün başlarında Julian'ın ilk kaçış denemesine şahit oluyoruz. On bir yaşındadır ve evden kaçar. Üstelik kendi ifadesiyle bunun hiçbirşeyi değiştirmeyeceğini bilmektedir de. Sonra romanımız bugüne döner: Kaçtıktan sonra Julian evine dönmüştür. Evde kardeşi Paul'la karşılaşır. Paul bu kaçış hikayesini önemsemez. Daha sonra huzurevinde babasını ziyarete gider. Oysa babası altı yıl önce ölmüştür. Herşey içiçedir. Diğer taraftan hikayeye annesi girer, ilaç içerek intihar etmiştir ve bu da Julian'ı çok etkilemiştir.

Yukarda belirttiğim gibi özellikle kitabın ikinci kısmında iç içe geçmiş bir okuma var karşımızda. Bir kaçış hikayesinin yanında bir vazgeçebilme hikayesini de anlatır kitap bize.


5 Ocak 2011 Çarşamba

Cinayet Çiftliği


Polisiye romanların benim için yeri başkadır. Mümkün olduğu kadar bu tür kitapları takip etmeye çalışırım. Kapağıyla ve çeviren olarak Dost Körpe'nin imzasıyla, Cinayet Çiftliği kitabını almayı uzun süredir düşünüyordum, yılbaşını da kendime bahane edip, kendi kendime yılbaşı hediyesi yaptım. Dün akşam kitabı okumaya başladığımda hemen beni içine çekeceğini tahmin etmemiştim ama kitabı bitirmeden uyuyamadım.

II. Dünya Savaşı'nın hemen sonrası, yer Almanya taşrasında Tannöd denilen bir kasaba/köy. Kasabada hemen herkesin çekindiği, uzak durduğu yaşlı çiftçi Danner, karısı, kızı, iki torunu ve işe o sabah başlayan hizmetçi kız vahşi bir şekilde öldürülür. Olay gazetelerde 'Cinayet Çiftliği' manşetleriyle verilir. Doğduğu toprakların bu şekilde basında yer almasını istemeyen biri geri dönerek olayı soruşturmaya başlar.

Konusu yanında, değişik kurgusuyla beni bayağı cezbetti kitap. Bütün olaylar, tanık(lık)lar gözüyle anlatılıyor. Bu tanıkların ifadelerini okudukça gizli kalmış ya da dedikodu malzemesi olmasına rağmen görmezden gelinmiş bir çok olay da ortaya çıkıyor. Tuhaf bir çiftlik, ensest ilişkiler, kıskançlıklar... Okudukça suçun sadece bir kişiye ait olamayacağını düşündüm ben. Çünkü susarak ya da görmezden gelinerek, her ne kadar cinayeti tek kişi işlese de; bir çok kişi bu suça ortak olmuştur.  Tanıkların ifadelerini okudukça bazı gerçekler insanın suratına tokat gibi çarpıyor, rahatsız ediyor.

Eğer polisiye seviyorsanız, değişik kurgusuyla kendini farkettiren bu kitap ilginizi çekebilir.

"İnsanların akıllarından neler geçer bilir misin Anna? Bilir misin? Onların kafalarının, kalplerinin içine bakabilir misin? Ben hep hapis hayatı yaşadım, hep.
Ve sonra birden karşıma yepyeni bir dünya, yepyeni bir hayat belirdi. Bu nasıl bir şeydir bilir misin?
Bak, herkes hayatı boyunca yalnızdır. Yalnız doğarsın, yalnız ölürsün. İkisinin arasında bedenimin, arzumun tutsağıydım.
Bak, bu dünyada Tanrı yok; Cehennem var o kadar. Cehennem bu dünyada, zihinlerimizde, kalplerimizde.
İblis herkesin içindee ve herkesin içindeki iblis her an dışarı çıkabilir."

4 Ocak 2011 Salı

Toza Sor





John Fante'nin bu enfes romanını geçen hafta bitirmeme rağmen hem işlerin yıl sonu yoğunluğu hem de grip etkisiyle kısmet bugüneymiş. Toza Sor ismini ilk kez Colin Farrell ile Salma  Hayek'in oynadığı Türkçe'ye Aşka Sor ismiyle çevrilen filmle duymuştum. Sonra sonra kitapçıda görünce aklıma geliverdi. Daha sonra araştırınca okuyanları arasında bayağı tutulduğunu ve hiç de olumsuz yorumlar almadığını gördüm. Hatırlıyorum 2008 baharında çıktığım bir yolculukta almıştım Toza Sor'u ama bir türlü okumak için sıraya almayıp hep erteledim, ta ki geçen haftaya kadar.

O kadar ertelemeden sonra, kitabı okumaya başlayınca neden daha önce okumadım diye çok söylendim. İlk satırlarından itibaren kendimi satırların akışına bıraktım. Sanki okumuyordum, Arturo Bandini karşımdaydı da başından geçenleri, aşkını, kızgınlığını, hüznünü, sevincini, çareizliğini, beyninin kalbinin içindekilerini bana anlatıyordu. O kadar samimi, içten, dolambaçlı yollara sapmadan, yalın, olduğu gibi anlatıyordu ki okuyucu da bu yolculuğa yanıbaşında çıkıyordu Bandini'nin.

Colorado'dan Los Angeles'a yazar olma hayalleriyle gelen, aşkı ve kadınları tanımayan, parasız, parasızlıktan sürekli portakal yiyen, otel odasında kalan, yirmili yaşların başında İtalyan kökenli bir genç Arturo Bandini. Bir süre sonra Meksikalı Camilla ile tanışır. Ve aşk başlar. Tam da yaşlarına uygun olarak; kavga, kibir, aşağılama aşkın başlangıç işaretleridir. 

Kitabı okurken arka fonda Amerika ve Büyük Buhran vardır. Ve tabiki toz.  Tam da kitapla paralel izlediğim toz toprak içindeki Carnivale ile beraber beni  kendine bağladı.

Kitabı okuduktan sonra diyebileceğim tek şey son zamanlarda okuduğum en esaslı aşk hikayesini içinde barındırdığı.  Bu arada kitabı okuduktan sonra aldığınız tadı bozmamak için filmi izlemeseniz iyi olur.