Hakkımda

Fotoğrafım
Türkiye
Unutmamak adına bir AKIL DEFTERİ.

24 Şubat 2011 Perşembe

Katilin Meselesi


Algan Sezgintüredi'nin, 'Katilin Şeyi' ile bizlerle tanıştırdığı acemi dedktifler Vedat Kurdel ve Tefo, ikinci maceralarıyla arz-ı endam ediyorlar. Son maceralarının üzerinden yaklaşık bir sene geçmiş, Tefo yeni evli ve balayında, onları ziyarete giden Vedat, asker arkadaşından bir yardım çağrısı alır. Tefo'nun evlenmesinden sonra biraz da kıskançlık ve terkedilmişlik duygularını da yanına alarak taze evliler Tefo ve Ayla'yı İstanbul'a gönderip kendisi Pınarkesen'e yollanır.

Vedat'ın askerlik arkadaşı Davut'un  ondan yardım istemesiyle Pınarkesen isimli bir Ege kasabasına giden Vedat, Hamletvari bir olay örgüsünün içinde kendisini buluyor. Şarabı, yeni bulunan antik kalınıtıları ve denizi ile yeni yeni ünlenmeye başlayan tipik bir Ege kasabası. (Pınarkesen, o kadar güzel tasvir ediliyor ki bu kurmaca kasabayı gidip görmek istiyor insan.)

Vedat'ın ilk izlenimleri ölü bir kasaba olsa da; büyük sırlar gizliyor Pınarkesen. Kasabanın en nüfuzlu aile olan Bağkuran ailesinin sevilen reisi Şaduman Bey'in kalp krizinden ölmesinden sonra meydana gelen olaylar Shakespeare'in Hamlet'inin bir temsili adeta. Şaduman Bey'in ölümünden sonra yerine kardeşi Şahap Bey geçer, fakat bir süre sonra Şaduman Bey'in hayaleti ortaya çıkarak kasabalıya gözükmeye başlar. Bunların üstüne Şaduman Bey'in yurt dışında okuyan oğlu Selçuk'un yurda döndükten sonra tutarsız hareketler yapması, Selçuk'un nişanlısı Filiz'in abisi tarafından Selçuk'tan uzak durması için tembihlenmesi, Şaduman Bey'in karısı hakkında köyde dedikodular çıkması üzerine nişanlısının amcasını öldüreceğinden şüphelenen Filiz, Davut'tan Davut ise Vedat'tan yardım ister. Olaya el koyan Vedat, bir çok sırrı ortaya çıkardıktan sonra gölgede kalanla için ise zaten sürekli telefonla bilgi verdiği Tefo devreye girecektir.

Algan Sezgintüredi'den yine sevilecek, heyecanlı, şenlikli ve merak dolu bir hikaye...

Satranç





"Raviyan-ı ahbar, nakilan-ı asar şöyle rivayet ederler kim; Hintli hakim Nasır Dühr, satrancı icad etti. Beyin savaşı mahiyeti taşıyan bu oyunu, Talmend Şah'a öğretti. Şah çok memnun kaldı. Nasır Dühr'ü mükafatlandırmak istedi. Ol zamanda şahların gönlü gani, hele hele ilim ehline karşı elleri gayetle açık idi. Sordu:
- Dile benden ne dilersin?
- Devletinizin bekasını, zatınızın sağlığını...
- Temennilerine teşekkür ederim. Amma ki, bu mükemmel oyunumükafatlandırmak isterim.
- Devletlum, madem ısrar ediyorsunuz, hazinedarınıza emir buyurunbirinci haneye bir buğday, ikinci haneye iki misli, yani iki buğday, üçüncü haneye dört, dördüncü haneye sekiz buğday koysunlar.
- Hepsi bu mu?
- Beli devletlum. Her haneden sonra gelen haneye, bir evvelkinin iki katı hesabıyla, altmış dört hane doldurulsun.

Şah, hazinedara, hazinedar, defterdara, defterdar; zahire eminine bu isteği bildirdiler. Zahire emini: 'Canım beş altı çuval buğday verelim olsun bitsin; bir, iki, dört, sekiz diye buğday sayılır mı?' diye itiraz ettiler, 'Karar böyle, şahın emridir. Tiz yerine getirile!..'

Zahire emiri bir çırak çağırıp bu emri havale etti. Çırak satranç tahtasını önüne aldı. Birinci haneye bir buğday, ikinci haneye iki buğday, üçüncüye dört, dördüncüye sekiz buğday koydu.

Beşinciye on altı, altıncıya otuz iki, yedinciye altmış dört, sekizinciye de yüz yirmi sekiz buğday koymak icap etmişti. Birinci sıranın son hanesi buğdayı almamış, çırak da avucuna saymıştı. İkinci sırayı avuç hesabı yapmaya başladı, sekizinci haneye geldiğinde, yüz yirmi sekiz avuç buğdayı koyduğu ölçek dolmuştu. Çırak, üçüncü sırayı ölçek hesabına vurmaya başladı.Vakit öğleyi geçmiş, yorgunluktan bitmişti. Üçüncü sıranın sonunda hesap, yüz yirmi sekiz ölçek buğdaya baliğ olmuştu ki, bu da on çuval demekti. Çırak dayanamadı kalfasına koştu. Kalfa hesaba baktı doğruydu.

Dördüncü sırayı, çırakla kalfa birlikte hesab ettiler. Birinci sıraya on, ikinciye yirmi, üçüncüye kırk derken sekizinci hanenin hesabı, bin iki yüz seksen çuval ediyordu ki, bu da devletin yıllık saray zahiresi tutarı demekti. Kalfa hayretler içinde, zahire emini ağaya koştu. Ağa: 'Bre nasıl olur? Yürü beraber bakalım!..'

Anbara indiler. Hesabı baştan yaptılar. Yanlış bir şey yoktu. Bu usul takip edilerek hesap yürütülürse, beşinci sıranın sonunda, altı milyon dört yüz yedi bin altı yüz seksen çuval buğday gerekiyordu. Bu da, o zamanki Hindistan'ın on iki yıllık üretimi idi. Zahire emiri defterdara, defterdar hazinedara koştu. Altıncı, yedinci ve sekizinci sırayı hesap etmektense, vaziyeti şaha arzetmeyi yeğ tuttular.

Talmend Şah'a vardıklarında onu, satranç takımının başında düşünür buldular. Hakim Nasır Dühr de karşısında idi, bir fil ve atla 'Şah!' demişti. Hükümdar şahı kurtarsa vezir gidiyordu. Veziri verirse, üç hamle sonra mat olma tehlikesi vardı. Defterdarın ve hazinedarın telaşla huzura girmeleri üzerine şah başını kaldırdı:
- Hazinedar Ağa, bir dileğin mi var?..
- Şahım, boynumuz kıldan ince, velakin hakimimizin isteğini yerine getirmemizin mümkünatı yoktur.
- Bir torba zahirenin lafı mı olu ağa?
- Biz dahi  öyle düşünmüştük şahım, amma eldeki hesap satranç tahtasına uymadı, buyurun en iyisi şu kağıttaki hesabı tetkik buyurun.

Talmend Şah, kağıdı aldı. Daha beşinci sıradaki hesabı görünce şaşakaldı. Nasır Dühr'ün yüzüne 'şimdi ne olacak?' manasında baktı. Hakim:
- Şahım, hesabın böyle çıkacağını biliyordum. Size satrancın ne kadar büyük bir oyun olduğunu anlatmak istedim."
(...)

Satrançname
Fırat KIZILTUĞ - Kubbealtı Neşriyat



3 Şubat 2011 Perşembe

Kuzey



"Yolculuk onlar için ortak bir kader yolu çizmenin, yani kuzeyli olmanın imkanıydı. Hiç ayrılmayacakmış gibi yürüdüler, herkesin kendine ait bir sırrı olduğunu unutacak kadar birbirlerine güvendiler. Çerçi'yle kör oldular, Ose'yle gölgesiz kaldılar. (...) Dostluk, bazen bulması, bazen de koruması zor bir kolyeydi, hep kalbin hizasında taşınmalıydı." (syf. 111)

"Her hayat çünkü başka bir hayatın aynasıdır, der bilgeler. Ya da bizimkiler dahil bütün hayatlar tek bir aynadan düşmüş, parça parça dağılmıştır dünyaya. Güneşin renkleri nasıl eşyanın üzerinde şekil alıyorsa, evrenin gerçekliği de kalp aynasında tam biçimini alır. Üç unsur var burada, birincisi kalbimiz, ikincisi dışımızdaki varlık, üçüncüsü de bu varlığın kalpte aldığı görünüştür. Gerçek bunlardan hangisi?" (syf. 120)

"Bir gün, herkesin kalbinde gizli bir acı bulunduğunu, herkesin en az bir yararyla yaşadığını anladığımda artık mutlu bir hayata hazır olduğumu anladım." (syf. 244)

"Avcı öyle bir hayale düşer ki sonunda avına benzer, dünyaya aynı gözle bakar, kendini onun yerine koyar." (syf. 245)

"Anneler çocuklar içinden geçeni bilirmiş, bunu hayretle anladım. Sarı atların peşinde olduğumu sezmiş annem, ama bana söylememişti. Benim kuzeydeki kaderim buraya kadarmış, dedim kendi kendime. Herkesin bir kuzeyi varsa, benimki işte burdaydı." (syf. 246)

Geçen yaz okumuştum Kuzey'i. Dün kitaplığı düzenlerken içinden not aldığım kağıdın düşmes üzerine ne olur ne olmaz bir yerlere kaydetmek istedim, altı çizili satırları. Bir ilk roman olmasına rağmen sağlam ve esaslı bir hikayeyi içinde barındırıyordu. Pagan kültüründen Şamanist öğelere, masallardan kitaplara, Platon'dan Gazali'ye geniş bir okuma barındırıyor içinde. Rüya ile gerçek iç içe. Bir yolculuk hikayesi aynı zamanda. İnsanı rahatsız eden, gerçekçi işkence sahneleri uzun süre aklınızda yer ediyor. Yoğun bir emek istiyor Kuzey'i okumak. Özellikle Safali ve felsefi sohbet kısımları daha bir dikkatle okunmalı. 

Burhan Sönmez'i ve Kuzey'i bir kenara not ediniz.

Albion'un Rüyası


Kirsten Dunst ve Robin Williams'ın başrollerinde yer aldığı, Jumanji filmini izlemeyen veya bilmeyen yoktur. Kuralları sürekli değişen bu oyunda oyuncular gerçek cezalar alır, oyun içindeki karakterler canlanır, vahşi hayvanlar ortada cirit atmaya başlardı. Oyunun tek bir kuralı vardı: başlanan oyun mutlaka bitirilmelidir.

Jumanji'den sonra aynı mantık üzerine uzayda geçen Zathura isimli bir film daha vardı, onda da temel hikaye aynıydı. Yine aynı mantıkla yazılan Vladimir Tumanov'un Haritada Kaybolmak isimli kitabı, iki kardeşin buldukları bir oyunu oynamaları ve başlarını açtıları dertleri anlatıyordu.

Roger Norman'ın Albion'un Rüyası isimli romanıda yine bulunan esrarengiz bir oyun ve sonrasında meydana gelen olaylar çerçevesinde geçiyor. Edward'ın amcasının evinde bulduğu "Albion'un Rüyası" isimli oyunun temelde iki kuralı vardır; başlanan oyun bitirilmeli ve oyun aile içinde oynanmalıdır. Edward da kendisiyle aynı okula giden kuzeni Hadley ile oyunu oynamay başlar. Fakat bilmedikleri, oyunda oynadıkları her hamlenin gerçek hayatta da başlarına geldiğidir. Ve olaylar gelişir...

Jumanji'yi sevdiyseniz bu kitabı da seveceksiniz.