Hakkımda

Fotoğrafım
Türkiye
Unutmamak adına bir AKIL DEFTERİ.
Distopya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Distopya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Haziran 2011 Salı

Yeni Okumalar


Oscar Wao'nun Tuhaf Kısa Yaşamı

2008 Pulitzer ödüllü roman, her ne kadar ismine ve merkezine Oscar'ın yaşamını alsa da Dominik Cumhhuriyeti ile Amerika arasında gidip gelen, göçmenlik, ötekileştirilme, aidiyet sorunları, dikdatörlük ve faşizm altında ezilen bir ulusun hikayesi anlatılan. Kahramanımız Oscar Wao, şişman ve çirkin birisi, hem de siyah. Fiziksel özelliklerinin yanın da ırk meselesi de işin içine girince 'ötekileştirilme' kaçınılmaz oluyor. Fantastik edebiyat, bilgisayar oyunları ve çizgi roman tutkunu olan Oscar, bütün bunların yanında bir de sosyalleşme sorunları yaşıyor. Oscar'a göre bütün bu olanlar aile üzerinde bulunan 'fuku'nun sonucu. Ailenin her bireyinin başına gelen felaketler okundukça inanmamak elde değil. Bundan kurtulmanın tek yolu ise 'zafa' (karşı büyü). Kitap, Oscar'ın kişisel tarihinin yanında, kuşaklar boyu bir ailenin üzerinden dipnotlarda ve satır aralarında Dominik'in de kısa tarihini okunuyor. Trujillo'nun baskıcı ve zalim yönetimini okurken bile insan rahatsız oluyor.  

Sürükleyici bir dil, başarılı bir çeviri, yer yer komik ama genelde hüznün ve acının ağır bastığı bir hikaye "Oscar Wao'nun Tuhaf Kısa Yaşamı". Gözden kaçırılmaması gereken bir kitap.



Kahkahalar Ülkesi

Küçük bir şehirde yaşamanın bazı avantajları yok değil. Bir kere kitap tutkunları ile tanışmak kaçınılmaz oluyor. Bu da bir süre sonra kitap sohbetlerini ve tavsiyeleri de beraberinde getiriyor. 'Kahkahalar Ülkesi'ni daha önce duymuştum fakat bir konuşma esnasında ismi tekrar zikredilince merak ettim. Kahramanımız Tom Abbey ve kız arkadaşı Saxony'nin hayranı oldukları çocuk kitapları yazarı Marshall France'ın biyografisini yazmak için yaşadığı Galen'a gitmeleri ve biyografiyi yazma sürecinde meydana gelen esrarengiz olaylar... Galen'ı tanıdıkça klişeleşmiş bir söz insanın aklına geliyor: Hiçbir şey göründüğü gibi değildir. Kitapta en çok hoşuma giden kısımlardan biri Tom ve Saxony'nin sahafta tanışma sahnesiydi. Kitap ilerledikçe ve bazı gizler çözüldükçe aklıma sık sık Marc Forster'ın 'Stranger The Fiction' filmi geldi. Sonuç olarak her ne kadar yer yer tahmin edilebilir olsa da akıcı, keyifli bir okuma oldu benim için.




İhanet Altını

Philip Reeve ve Yürüyen Kentler'i okuduktan sonra serinin diğer kitaplarını da okumamak benim için kaçınılmazdı. Çünkü yayınevi kitabı, her ne kadar çocuk ve ilkgençlik kategorisine soksa da romanda yer alan karamsar gelecek tasavvuru gözden kaçacak gibi değildi. Distopik bilimkurgu romanlarının olmazsa olmazı olan büyük felaketten sonra av ve avcı konumuna gelen mobil kentlerin hikayesi ilgi çekiciydi. Serinin ikinci kitabında Londra'nın yıkımından sonra Tom ve Hester bu kez Ölü Kıta Amerika yolunda. Yine birbirlerini kovalayan şehirler: Büyük balık küçük balığı yutar. Reeve, bu seriyi bir dörtlemeye dönüştürmüş; fakat sadece ilk iki kitap Türkçe'ye çevrilmiş. Bilmkurgu sevenler göz ardı etmemeli...

8 Mayıs 2011 Pazar

Okuma Notları II






Kitap Hırsızı

"Sözcüklerden nefret ettim ve onları çok sevdim, umarım onları doğru kullanmışımdır." (syf. 515)
II. Dünya Savaşı zamanı, Almanya'da Himmel Sokağı'nda Liesel Meminger isimli bir kız çocuğu ve  bu kzı çocuğunun etrafında ölümün ağzından savaşın romanı. Okurken bazen kendimi gülümserken bulmama rağmen genelde kitap boyunca savaşın gerçekliğini, trajedisini, getirdiği acıları, hayal kırıklıklarını en çok da bütün o sayfalar sinmiş olan hüznü hissettim. Zusak, II. Dünya Savaşı'nı bir çocuğun dünyasını eksen alarak anlatırken kolaya kaçıp duygu sömürüsüne girişmiyor. Aynı savaş şartlarını yine bir çocuğun gözünden anlatan 'Boyalı Kuş' kadar sert olmasa da; kitabın son sayfasına geldiğinizde hazmetmesi zor bir hikaye kalıyor geriye. Karakterler de unutulmayacak şekilde başarıyla yansıtılıyor: Liesel, kıskandığım harika bir baba olan Hans Hubermann ve Jesse Owens'dan daha hızlı koşacağına inandığım Rudy...

Bir çırpıda okunup bitti kitap. Bittikten sonra uzun süre ölümü düşünmeden edemedim. Daha sonra kelimenin gücünü: Kiminin felaketi olurken kiminin tutunacak son dalı olmasını.





 Evrendeki Son Kayıt

Daha önce de bahsetmiştim, distopya türü eserleri severim. Gönül isterdeki her şey ütopik romanlar gibi güllük gülistanlık olsun ama dünyanın gidişatı ne yazık ki ütopyalarda anlatılan gibi değil; yaşanması muhtemel senaryoların gerçekleşebilme olasılığını bir kenara bırakalım yaşananlar bile maalesef distopik romanları haklı çıkarıyor.

Karamsar bir gelecek tasavvuru da Amerikalı yazar Rodman Philbrick'ten geliyor. Dünyanın büyük sarsıntı denilen felaket geçirmesinden sonra insanlar büyük bir yoksunluk içindedir. Çete savaşları her yeri kaplamıştır. Uyuşturucuların yerini beyin burgusu denilen sanal bağımlılıklar almıştır. Bütün yazılı kaynaklar yok olmuş okumayı bilen pek az insan kalmıştır. Bu parçalanmış ve kaosun hüküm sürdüğü dünyada Eden ismi verilen izole edilmiş bir dünyada elit, geliştirilmiş insanlar olan Gelişik adı verilen farklı bir grup da yaşamasına rağmen iki yaşam alanının sınırları keskin hatlarla ayrılmıştır. (Yaratılan bu dünya sık sık bana Mad Max'i hatırlattı.) Bu karmaşa dünyasında saralı bir çocuk olan Spaz, ölmek üzere olan kız kardeşini görmek için bir yolculuğa çıkar. Bu yolculukta kendisine okumayı bilen ve bir kitap yazan Yhazan, Küçük Surat isimli beş yaşındaki bir çocuk ve Lanaya isimli bir Gelişik yardım eder.  Kitabın sonunda yine de yazar kapıyı aralık bırakarak diğer distopik yazarlar gibi bizi umutsuzluğa terk etmiyor.

Ayrıca yayınevini bu süper! kapak tasarımı için tebrik etmek isitiyorum!..


(Galiba yaşlandığımı kabul etmek zorundayım artık. Bende de, nerde o eski günler hastalığı nüksetmeye başladı. Çocukluğun o naif ve bazı şeylerin farkında olmadığı günleri özlüyorum. Ve sık sık Yeni Türkü'ye kulak veriyorum: "Biz büyüdük ve kirlendi dünya!...")


Rüzgarın Gölgesi

"(...) Burada gördüğün her kitabın, her cildin bir ruhu var. Onu yazanın, okuyanların, onunla yaşayıp onu düşleyenlerin ruhu. Bir kitap sürekli el değiştirir, birileri gözleriyl sayfalarını sürekli tarar, kitabın ruhu gelişir ve güçlenir..." (syf. 9)

II. Dünya Savaşı sonrası, Faşist diktanın yönetiminde İspanya'da bir kitabın ve bu kitabın peşindeki bir çocuğun hikayesi. Daniel'in babası tarafından 10 yaşında 'Unutulmuş Kitaplar Mezarlığı'na götürülmesiyle başlıyor hikayemiz. Daniel'e burda kendisine 'özel' bir kitap seçmesi söylenir; Daniel, Julian Carax isimli gizemli bir yazarın 'Rüzgarın Gölgesi' isimli kitabını seçer. Bu noktadan sonra 527 sayfalık gizem içinde gizem, kitap içinde kitap bir yolculuk var karşımızda. Daniel'in yaşadıklarının yanında, Carax'ın etrafındaki gizem ayrı bir kitap. Sanki kendini tekrar eden  bir kehanet ya da kitabın laneti. İç içe geçen olaylar, heyecan, soru işaretleriyle dolu bir okumadan sonra boşlukta bir şey bırakmadan doyurucu bir son, akıcı ve sinemagrafik bir anlatım. Kesinlike söyleyebilirim ki bu yıl okuduğum en etkileyici romanlardan biri. Bir iki gün , aldığım lezzeti kaybetmemek için bir şey okumak istemedim...

7 Nisan 2011 Perşembe

Okuma Notları



Philip Reeve'in Yürüyen Kentler'i tamamen bir yanlış anlaşılma sonucu elime geçmişti. Bir konuşma esnasında Calvino'nun Görünmez Kentler'ini okumak istediğimi söylemiştim, dostlarımdan biri doğum günü hediyesi alırken kitabın tam ismini hatırlayamayınca Yürüyen Kentler'i almış. Biraz mesafeli bakmama rağmen geçenlerde kısa mesafeli bir yolculuk için yanıma aldım; çocuk kitabı gözüyle bakılmaması gerek bence, sağlam ve tekinsiz bire gelecek tasavvuru, rahatlıkla distopya türüne girecek bir eser. Umarım Peter Jackson, sinema uyarlaması için fazla bekletmez bizleri...



Red Kit'in son albümlerinden Red Kit Pinkerton'a Karşı gerçeğe en yakın Red Kit albümlerinden. Amerikan paranoyasının başlangıcı hakkında güzel ipuçları veriyor.



Uzun süredir aradığım bir kitaptı Vişnenin Cinsiyeti. Jeanette Winterson'ının bu kitabını bulamadım ama geçenlerde Fener Bekçisi'ni görünce aldım. Annesinin ölümünden sonra fener bekçisi Pew'le yaşamaya başlayan Gümüş ve hikayeler... Cape Warth'ın kurucusu Dark'ın öyküsü hep bana Dr Jekyll & Mr. Hyde'ı hatırlattı; zaten bir süre sonra hikayeye dahil oldu Stevenson. (Bu sırada Jekyll izlemem tesadüf.) Farklı ve kendini okutan bir kurgu ve dile sahip bir kitap Fener Bekçisi. Fantastik ile gerçeğin iç içe geçtiği hikayede çok eskiden bugüne karakterler ustaca birbirleriyle ilişkilendiriliyor. Kurgunun yanına gerçek karakterleri de ekleyerek onların hikayelerini yeniden yazıyor: Robert L. Stevenson, Darwin, Tristan ve İsolde...



Kitap restoratörü Hanna Heath'ın, savaştan yeni çıkmış Saraybosna'ya antik bir kitap olan Saraybosna Haggadah'ını incelemek için çağrılması ile başlıyor Kitabın Kulları. Kurgu içinde kurgu devam ediyor sonra... Heath'ın kitabı araştırırken bulduğu şarap lekesi, bir beyaz kıl,  tuz kristalleri ve kayıp kitap kopçalarından yola çıkarak sondan başa, bugünden düne kitabın hikayesi anlatılıyor. Bu arada Heath'ın araştırmalarından sonra kitabın yazgısı da devam ediyor.  Özellikle kitabın hikayesinin anlatıldığı kısmlar daha başarılı anlatılmış ve daha etkileyici. Dün bir arada yaşayan toplulukların nasıl birden düşman kesildiklerinin; engizisyon, dinsel tutuculuk ve şiddet, faşizm farketmeden görüş ve düşüncelerin ismi değişse bile fanatizm ve bağnazlığın nasıl hem insan düşmanlığı hem de kültürel vandalizme yol açtığı. kötü bile olsa bu düşüncelerin zaman, mekan ve milletden bağımsız olarak nasıl evrensel olduklarını farkediliyor. (Kitabın kapağı daha başarılı tasarlanabilirdi.)


14 Mart 2011 Pazartesi

Hi Ho



"Bu, yazıp yazacağım en samimi otobiyografi. Ona şakşak diyeceğim. Çünkü abartılı ve gülünç. Tıpkı şakşak komedi filmleri - özellikle de şu eski Laurel ve Hardy'ninkiler- gibi.
Yani hayatı duyumsadığım gibi.
Sınırlı zekamın ve çevikliğimin bütün numaraları burada var. Sürüp gidiyorlar."

Uzun zamandır okumak istediğim bir yazardı Kurt Vonnegut. Kedi Beşiği, Mezbaha No:5, Gece Ana kitaplarını almama rağmen bir yıla yakındır okunmayı beklemekteydiler. Fakat geçen ay gittiğim bir Ankara seyahatinde sahaflarda dolaşırken Hi Ho ile karşılaşıp, alınca artık okumanın zamanı geldi dedim. 

Hi Ho, ilk bölüm itibariyle bir otobiyografik özellikler gösterirken ikinci bölümle birlikte distopik bir bilim kurgu kitabına dönüşüyor: İnsanlığın büyük bir kısmı 'Yeşil Ölüm' denilen bir salgınla yok olmuştur. Ana karayla bağlantısı kalmayan Manhatan'da yaşayan son ABD başkanı Wilbur'un ağzından dinliyoruz hikayeyi. Ucube iki kardeşin hikayesi aslında bu: Wilbur ile Eliza'nın. Ayrı olduklarında birer aptala dönen ikizler, kafalarını birleşitirince birer dahiye dönmektedirler. Daha sonra Wilbur'un ABD başkanı olması, çıkardığı kanunla yapay akrabalıklar kurması, Çin'in süper güç haline gelmesi, savaşlar ve salgınla Amerika rüyasının bitmesi.

Kitabı okudukça, çevremden gelen ısrarlı Vonnegut oku tavsiyelerine hak verdim. Çünkü keskin bir zekanın ürünü yazılanlar. Keskin ve şaşırtıcı bir zeka. ABD politikasına ve rüyasına alaycı/ironik bir bakış açısı. Karikatürize edilmiş bir politika anlayışı, satır aralarına sinmiş savaş karşıtlığı, ABD kurumlarında kronikleşmiş Çin paranoyası, teknoloji ve makinelere mesafeli bakış... 






Alıntılar

"Aşk bulduğun yerdedir. Onu aramak aptalca. Hem zehirlenebilirsin de." (syf. 8)

"Bir zamanlar kardeşime, ne zaman evde tamir işi yapmaya kalkışsam, işi bitirmeden tüm aletleri kaybettiğimi söyledim. 'Şanslısın' dedi bana. 'Ben yaptığım işi kaybediyorum.' Gülüştük." (syf. 9)

"Kibarca işimin nasıl gittiğini sordu. Sanırım saygı duyuyor işime, ama şaşırıyor da. İşimden bıktığımı söyledim ona, her zaman böyle olmuştu. Ona, yazmaktan nefret eden yazar Renata Adler'e atfedilen bir deyişi söyledim: Yazar, yazmaktan nefret eden insandır.
Ona ayrıca, menajerim Max Wilkinson'a ne garip bir mesleğim olduğundan şikayetimi yazdığımda aldığım cevabı da söyledim: "Sevgili Kurt, hiç örsüne aşık bir demirci tanımadım.'
Yine gülüştük, ama şaka kardeşimi pek etkilememişti. O, örsüyle bitmeyen bir balayı yaşamakta." (syf. 17)

"Neler olacağını biliyormuş gibi davranmam, neler olacağını biliyor olduğum anlamına gelmez." (syf. 87)

"Geçmiş önsözdür." (syf.111)

"Savaşların dışında, uluslar tarihi, benim gibi eskiden az da olsa sevilmiş ve çokça kafayı bulmuş işi bitik ayaklı cenazelerin, genç psikopatların ayaklarını öpmeye gelişinden ibaretti." (syf. 145)

" 'Tarihten öğrenmeyenler, onu tekrarlamaya mahkumdurlar.' dedi. (...) Başımın üstünden doğruca katiplerine hitaben 'Tarih bir sürprizler listesidir' dedim. 'Bizi yalnızca yeniden şaşırtmaya hazırlayabilir. Lütfen bunu yazın." (Syf. 146) 

5 Aralık 2010 Pazar

Genesis


Bernard Beckett'in Genesis isimli kitabı, yaz başlarında kitapçıda kapağıyla gözüme çarpmıştı ama ne yalan söyleyeyim dönüp bakmamıştım bile. Bir kaç gidiş gelişten sonra kitabı şöyle bir inceleyeyim dedim. Arka kapağını okuyunca iddialı bir cümleyle karşılaştım: "21. yüzyılın Cesur Yeni Dünya'sı...". Distopya türü kitaplara da meraklı olduğumdan satın aldım. Satın almasına aldım ama yine önyargıyla uzun süre okunmak için sırasını bekledi. Dün ne okuyayım diye düşünürken şöyle bir göz atayım diye elime aldığım kitabı bir batım ki yarılamışım. 

Kitap, tarih öğrencisi Anaximender'in (ya da kitapta geçen kısa ismiyle Anax'ın) Akademi'ye giriş sınavıyla açılıyor. Bu sınava giriş için konu olarak Anax, Devlet'e başkaldıran Adam Forde'nin yaşamını seçmiştir. Kitap, Anax'ın bu mülakatta sorguculara verdiği cevaplarla 21. yüzyılın ikinci yarısını anlatıyor.

2050'li yıllarda ABD-Çin mücadelesi büyük savaşın başlangıcını oluşturmuştur. Bu mücadele içinde Plato denilen kurucu bir takımadayı satın alarak dış dünyadan yalıtır ve Büyük Deniz Perdesini tamamlayarak devletini kurar. 2052'de dış dünyada ilk salgın ortaya çıkar. Devlet'e sığınmak isteyen bütün mülteciler ortadan kaldırılır.Kurulan yeni devlette insanlar dört gruba ayrılır: İşçiler, askerler, zanaatkarlar ve filozoflar. İlk üç grup arasında yetenkelere göre geçişler yapılabiliyor. Fakat filozoflar grubuna sadece seçilmiş azınlığın çocukları girebiliyor. Çocuklar doğumlarından hemen sonra ebeveynlerinden alınıyorlar. 1 yaşının sonunda yapılan sınavı geçemeyen çocuklar ortadan kaldırılıyor. Evlenmek serbest. Fakat eşler sadece belirlenmiş zamanlarda bir araya gelebiliyorlar, diğer zamanlarda hemcinsleriyle komünlerde yaşıyorlar. 

Devletin yukardaki tanımları distopya türünün diğer örneklerini okuyanlar  için tanıdık gelmiştir. Bu kısa özet kitabın ilk yarısını oluşturuyor. Kitabın ikinci yarısı devlete başkaldıran Adam'ın hapiste yapay zeka olan Art ile diyalogları şeklinde ilerliyor. Bu diyaloglar insan olma ve yapay zekanın evrimi şeklinde ilerliyor ve vurucu bir sonla bitiyor. 

Anax, dört saatlik sınav süresince devleti, tarihi, evrimi, yaratılışı, felsefeyi, ruhu ve düşünceyi irdeliyor. Özellikle orang diye adlandırılan yapay zekaların evrimi ve insanla arasındaki farkları anlatan kısımlar ilgi çekici. Eğer felsefe, bilimkurgu ve distopya türü romanları seviyorsanız mutlaka okuyun derim. 

Son olarak kitaptan yaptığım bazı alıntıları yazmak istiyorum:

"Medya korku ticareti yapmayı arttırdıkça, insanlar da giderek birbirlerine inanmak yeteneklerini yitirdiler. Başlarına gelen her yani felaket için medya da bir açıklama üretti ve bu açıklamanın da her zaman bir yüzü ve bir adı oldu. İnsanlar en yakın komşularından bile korkar oldular. İnsanlar birey, toplum ve ülke düzeyinde başkalarının kötü niyetlerinin işaretlerini aradılar; ve baktıkları her yerde de buldular, çünkü aramanın sonucu budur." (syf.14)
"Tarih bize komplo kuramlarının anlamsızlığını göstermiştir. Karmaşıklık yanılgıya yol açar ve yanılgılarımız içinde de önyargılarımız oluşur." (syf.60)
"Devlet'in kurucuları bireyi reddetmeyi seçmişler ve bunu yaparken de basit bir gerçeği görmezden gelmişlerdir. Bireyleri birbirlerine bağlayan tek şey fikirlerdir. Fikirler de değişip yayılır; sahiplerinin fikir değiştirdikleri kadar, fikirler de sahip değiştirir." (syf.83)
"Kahramanlar yaratmakla ilgili sorun da hep budur. Saf tutmak için, onları birer budala olarak yaratmalıyız. Dünya ödünler ve belirsizlikler üzerine kurulmuştur ve böyle bir yer de kahramanların gelişimi için fazla karmaşıktır." (syf.167)
"Korku, her an ortaya çıkmaya hazır, her yerdedir. Değişim korkuyu, korku ise çöküşü getirdi..." (syf.190)


11 Ekim 2010 Pazartesi

Amerikanomanyaklar


İranlı bir baba ile Rus bir annenin çocuğu olarak Fransa'da yaşayan Serge Rezvani'nin 1970 yılında yazdığı 2000 yılında geçen roman bir distopya örneği sayılabilir.

Cypriuche ve Loupiote yaşları toplamı 148 olan iki yaşlı insan.Bunların tuhaf mı tuhaf bir hastalıkları var: Amerikanomanyaklık. Amerikalı bir denizci görünce dayanamayıp öldürüyorlar. (Önce şunu söylemeliyim ki biz ikimiz de amerikanomanyağız. Bir çeşit kaşıntı gibi bir şey bu bizimki. Tutabilirsen tut kendini. Amerikalı - hart hart hart. Ama sadece Amerikan denizcileri haa!. Tombul kurtçuklar gibi beyazlar içinde bıngıl bıngıl görüverdik mi onları işte o zaman, inanılmaz ama, bize bir haller oluyor. Bunları karanlık bir sokak köşesinde haklamadan edemiyoruz. İçimizi bir şey öylesine kemiriyor...)

İşlerinde o kadar ustalar ki 1950 yılından 2000 yılına kadar 2660 Amerikalı denizci öldürmüşler. Yaşlı ve evsiz olduklarından kimse de onlardan şüphelenmiyor. Öldürme sebeplerini şöyle açıklarlar: (Kendimiz yaşamak için öldürmüyoruz biz. Amerikalı değiliz! Bir inanç için öldürüyoruz. Hah! Kötülük elle tutulur, somut bir şeydir. Evet, kötülük belirsiz, soyut bir şey değildir ki sis gibi, duman gibi dağılıp gitsin. Yo, yoo, kötülük bal gibi ortadadır. Reziller vardır. Kötülük ederek yaşayan insanlar olduğu gibi rezillik içinde yaşayan halklar da vardır. Kanlarını döktükleri cesetlerle beslenen insanlar olduğu gibi başka halkların kanlarıyla yaşayan halklar da vardır. (...) Ellili yıllardan bu yana Loupiote'la ben Amerikanos denizcilerini, yani bu, uluslararası sermayenin paralı askerlerini seçtik ve o gün bu gündür bildiğimiz yolda yürüyoruz. Çünkü Amerikanoslar da elli yıllarından bu yana bildikleri yolda yürümeye devam ediyorlar Amerikanoslar kendilerine çizdikleri yolu değiştirmeyi düşünmediklerine göre biz de kendimize çizdiğimiz yolu değiştirmeyi hiç düşünmedik.)

Kitap, 1970 yılında yazılmasına ve 2000'li yıllarda geçmesine rağmen sanki yeni yazılmış gibi güncel. Günümüz Amerikan politikalarını o günden öngörmüş. Kendi dışında her ulusu potansiyel terörist gören Amerikan paranoyasını, Guantanamo kamplarını bakın o yıllarda nasıl anlatmış: (Ne diyorduk? Evet, dişlerimizi, burnumuzu, çenemizi, parmaklarımızı kırdıktan sonra özür dilediler ve gece olunca bizi kara renkli uçaklarından birine koydular. Kara renkli uçakalr onların yük uçakları. Yalnız geceleri uçuş yapıyor ve dünyanın her yanından, CIA işkence odalarından sağ çıkmış olanları topluyorlar. Evet, evet, böyle... İnanılmaz gelebilri ama durum tıpatıp, böyle... Sonra bu uçaklar nereye mi giderler? Nereye olacak canım, buraya işte; Arizona'ya. Kampın özel bir havaalanı var. Bu havaalanında trafik çok yüklüdür. Durmadan çocuklar iner, uçaklar kalkar. Evet, yük uçakları aralıksız, bütün dünyadan toplanan kadınlarla erkekleri buraya boşaltırlar... Yunanistan'dan, Portekiz'den, Bolivya'dan, Avustralya'dan, İngiltere, Fransa, Almanya'dan... Evet, her yerden... Artık bütün ülkelerin adını sayarsam liste çok uzun olur... Hangi ülkede işkence yoktur ha, sorarım size? evet, düşünüyorum da, hangi ülkede? Perulular da var... Geçen gün tepeleme Perulu dolu bir uçak geldi. Venezuellalılar, Meksikalılar geldi... Yaa, ya. Ne diyorum size, her yerden...)

Amerikan yayılmacılığını ta 1970 yılında öngören kitabı, ütopik romanları seviyorsanız Adalet Ağaoğlu'nun bu güzel çevirisyle okumanız tavsiye ederim.

Künye

Amerikanomanyaklar
Serge Rezvani
Kırmızı Kedi Yayınları