Hakkımda

Fotoğrafım
Turkey
Unutmamak adına bir AKIL DEFTERİ.

19 Haziran 2011 Pazar

Gece Ana


"Helga ve ben Nazilere bayılmıyorduk. Diğer taraftan onlardan nefret ettiğimizi de söyleyemem... Onlar da insandı."

Howard W. Campbell Jr., ABD doğumlu olan, babasının işi dolayısıyla Almanya'ya yerleşen, orda evlenen ünlü bir oyun yazarıdır. II. Dünya Savaşı başlayınca radyoda propaganda konuşmaları yaptığı bir programa başlar. Aslında bu konuşmalar içinde ABD'ye şifreli mesajlar göndermektedir. ABD adına çalışmasına rağmen yaptığı programlar o kadar başarılı olur ki Neo Naziler için bir kahraman, Yahudiler için listenin ilk sıralarında yer alan bir düşman olur.

Savaştan sonra Amerika'da tecrit edilmiş bir yaşam sürdüğü günleri anlatan kısımlar oldukça etkileyici. Özellikle izole edilmiş yaşamında yaptığı satranç takımını biriyle paylaşmak istediği kısım etkileyici... Vonnegut, soğuk savaş dönemi Amerikasında 'öteki'ne dair yapılan cadı avını, toplum psikolojisini Campbell Jr. üzerinden oldukça başarılı aktarıyor.

Gece Ana'da Kurt Vonnegut, 'II. Dünya Savaşı' ve 'soy kırım'a dünyada kabul gören resmi söyleme farklı bir bakışka yaklaşıyor. Dresden Bombardımanının canlı şahidi olan Vonnegut, Howard W. Campbell Jr. kurmaca karakterinin itirafları ile olaya karşı pencerden bakarak okura şu soruyu soruyor: "Siz savaşta yenilen taraf olsanız, olaylar size nasıl görünür?"

16 Haziran 2011 Perşembe

Yeşil Peri Gecesi



Ayfer Tunç, günümüz Türk edebiyatında yazdıkları ve yazacakları ile gözden kaçırılmaması gereken bir isim. Mümkün olduğu kadar yazdıklarını okumaya çalıştığım, okumaktan zevk aldığım birkaç kadın yazardan biri olan Ayfer Tunç, özelde Şebnem'in hikayesini anlatırken genelde görmek istemediğimiz, halının dibine süpürdüğümüz toplumsal yakın tarihimizi ifşa ediyor. 

Bir defa daha kitabı açmadan, çarpıcı kapağı ile karşılaşınca duraksamamak elde değil. Kapak resmine uzun uzun bakarken aklıma National Geographic'in meşhur, 'Afghan Girl' kapağı geldi; bu da, en az o kapak kadar akılda kalıcı ve dikkat çekici bir seçim olmuş.

Kitap boyunca ismi hiç geçmese de yazarın önceki kitaplarından 'Kapak Kızı'nın kahramanı Şebnem'in hikayesi atlamalarla, dün ve bugün arasında gidip gelerek devam ediyor. 'Mutlu aile tablosu' bir trafik kazası ile yıkılan Şebnem'in kaza sonrası hayatını okurken aynı zamanda Özal'la başlayan Türkiye üzerindeki değişim de karakterler üzerinden takip ediliyor. Şebnem'in etrafındaki insanlarla tanışırken aslında toplumsal değerlerin yitimiyle rantın, para hırsının, çıkar ilişkilerinin, ikiyüzlülüğün kısaca çürüme ve yozlaşmanın bu topraklara hakim olmasının hikayesi oluyor karşımıza çıkan. Yine de bu toplumda olmayan birşeyi yapıyor Şebnem: Hesaplaşma. Çünkü bizde yüzleşme yoktur, toplumsal hafızamız kısa sürelidir, olumsuz ve kötü şeyleri unutmaya, yokmuş gibi davranmaya alışkınızdır. Belki de bu nedenle Yeşil Peri Gecesi bu kadar sert bir metin olarak karşımıza çıkıyor.

Genel olarak kitaptan hoşlanmama rağmen, özellikle kitabın ilk bölümlerinde döne döne aynı şeyleri yazması bazen sıkıntı veriyor. Bir de bu kadar sert ve yer yer rahatsız edici satırları okuduktan sonra sonunun da sert olmasını beklerken zayıf bir sonla bağlanıyor kitap, şahsen ben böyle mutlu bir son hikayenini genelinin yanında sönük kalıyor.

"Bizde itiraf yoktur.
Bizde itiraf eden huzur bulmaz.
Bizde itiraf demek, suçumuzun her bir ayrıntısının hücrelerimize yapışması demektir.
Biz itiraf edersek unutamayız.
Biz oysa unutmak isteriz, olmamış gibi yapmak.
Biz mecbur kalırsak tövbe ederiz hemen ardından unutmak için, suçumuzu da öyle fazla sayıp dökmeden üstelik. (Allah biliyor nasıl olsa, ayrıntılarla onu meşgul etmeye ne lüzum var?)
Bizim tarihimiz unutarak gömdüğümüz günahlarımızın tarihidir. Kurcalayıp durmayın. Eski defterleri açmanın ne faydası var canım?
Biz dolaylı insanlarız, bizde yalanlar ve gerçekler arabesk motifler gibi iç içe geçer.
Bizim milli ikilimiz Suç ve Ceza değildir.
Bizim milli ikilimiz Suç ve Nisyan'dır."




14 Haziran 2011 Salı

Bu Kıza Kadar



Sabahtan beri döne döne dinliyorum...

Yeni Okumalar


Oscar Wao'nun Tuhaf Kısa Yaşamı

2008 Pulitzer ödüllü roman, her ne kadar ismine ve merkezine Oscar'ın yaşamını alsa da Dominik Cumhhuriyeti ile Amerika arasında gidip gelen, göçmenlik, ötekileştirilme, aidiyet sorunları, dikdatörlük ve faşizm altında ezilen bir ulusun hikayesi anlatılan. Kahramanımız Oscar Wao, şişman ve çirkin birisi, hem de siyah. Fiziksel özelliklerinin yanın da ırk meselesi de işin içine girince 'ötekileştirilme' kaçınılmaz oluyor. Fantastik edebiyat, bilgisayar oyunları ve çizgi roman tutkunu olan Oscar, bütün bunların yanında bir de sosyalleşme sorunları yaşıyor. Oscar'a göre bütün bu olanlar aile üzerinde bulunan 'fuku'nun sonucu. Ailenin her bireyinin başına gelen felaketler okundukça inanmamak elde değil. Bundan kurtulmanın tek yolu ise 'zafa' (karşı büyü). Kitap, Oscar'ın kişisel tarihinin yanında, kuşaklar boyu bir ailenin üzerinden dipnotlarda ve satır aralarında Dominik'in de kısa tarihini okunuyor. Trujillo'nun baskıcı ve zalim yönetimini okurken bile insan rahatsız oluyor.  

Sürükleyici bir dil, başarılı bir çeviri, yer yer komik ama genelde hüznün ve acının ağır bastığı bir hikaye "Oscar Wao'nun Tuhaf Kısa Yaşamı". Gözden kaçırılmaması gereken bir kitap.



Kahkahalar Ülkesi

Küçük bir şehirde yaşamanın bazı avantajları yok değil. Bir kere kitap tutkunları ile tanışmak kaçınılmaz oluyor. Bu da bir süre sonra kitap sohbetlerini ve tavsiyeleri de beraberinde getiriyor. 'Kahkahalar Ülkesi'ni daha önce duymuştum fakat bir konuşma esnasında ismi tekrar zikredilince merak ettim. Kahramanımız Tom Abbey ve kız arkadaşı Saxony'nin hayranı oldukları çocuk kitapları yazarı Marshall France'ın biyografisini yazmak için yaşadığı Galen'a gitmeleri ve biyografiyi yazma sürecinde meydana gelen esrarengiz olaylar... Galen'ı tanıdıkça klişeleşmiş bir söz insanın aklına geliyor: Hiçbir şey göründüğü gibi değildir. Kitapta en çok hoşuma giden kısımlardan biri Tom ve Saxony'nin sahafta tanışma sahnesiydi. Kitap ilerledikçe ve bazı gizler çözüldükçe aklıma sık sık Marc Forster'ın 'Stranger The Fiction' filmi geldi. Sonuç olarak her ne kadar yer yer tahmin edilebilir olsa da akıcı, keyifli bir okuma oldu benim için.




İhanet Altını

Philip Reeve ve Yürüyen Kentler'i okuduktan sonra serinin diğer kitaplarını da okumamak benim için kaçınılmazdı. Çünkü yayınevi kitabı, her ne kadar çocuk ve ilkgençlik kategorisine soksa da romanda yer alan karamsar gelecek tasavvuru gözden kaçacak gibi değildi. Distopik bilimkurgu romanlarının olmazsa olmazı olan büyük felaketten sonra av ve avcı konumuna gelen mobil kentlerin hikayesi ilgi çekiciydi. Serinin ikinci kitabında Londra'nın yıkımından sonra Tom ve Hester bu kez Ölü Kıta Amerika yolunda. Yine birbirlerini kovalayan şehirler: Büyük balık küçük balığı yutar. Reeve, bu seriyi bir dörtlemeye dönüştürmüş; fakat sadece ilk iki kitap Türkçe'ye çevrilmiş. Bilmkurgu sevenler göz ardı etmemeli...