Hakkımda

Fotoğrafım
Türkiye
Unutmamak adına bir AKIL DEFTERİ.

7 Aralık 2010 Salı

Palmiyelerin Altında Stevenson


Alberto Manguel'le ilk kez Hayali Yerler Sözlüğü ile tanışmıştım, bu tanışmadan sonra bütün kitaplarını edindim. Palmiyelerin Altında Stevenson, yazarın Türkçe'de ki ilk kurmacası.

Alberto Manguel, kitapta Define Adası, Dr. Jekyll ve Mr. Hyde, İntihar Kulübü gibi kitaplarından tanıdığımız Robert Louis Stevenson'un son günlerini yeniden kuruyor. Samoa'da, Tusitala (Hikayeci) diye çağrılan Stevenson'un gözünden Samoa betimlemeleri, egzotik güney adalarında misyonerlik, sömürgecilik ve hakim güç ile yerli halk arasındaki ilişkileri. Hele misyonerlerin gözünde yerli halkın konumu güzel anlatılmış. 

Doğduğunuz ya da yaşamınızın bir kısmını geçirdiğiniz, sevdiğiniz güzel hatıralarınız olan bir şehirden ayrıldıktan sonra yaşadığınız yeni yerde, o günlerin, o sokakların anılarda da olsa nasıl uzaklaştığını, yabancılaştığını tahmin edebilirsiniz. Şu satırları okurken bunu çok düşündüm, kimin zihninde bu hayaller zamanla silikleşmez ki: (...Stevenson Londra gazetelerini okumaya çalışıyordu: gece her zamanki gibi rahatsızlanmıştır, şimdi de kafası hiç iş yapmak istemiyormuş gibiydi. Ona tanıdık gelen ama tam da çıkaramadığı adları, silik birer anı gibi okuyordu; bir zamanlar o kadar iyi bildiği bu yerin böylesine beklenmedik bir coğrafya tarafından bu kadar mutlak bir şekilde işgal edilmesinini ne garip olduğunu, birinin anımsanan durumlarıyla diğerinin insanın üstüne üstüne gelen duyumlarının nasıl karıştığını düşündü bu günlerde sık sık yaptığı gibi. -syf.9)

Öleceğini bilen, hasta Stevenson'un gerçek ile karabasan arasında gidip gelen son günleri sizi de gizemin içine çekiyor. Gerçeğin düşle karıştığı bu kurmacada bazen sizde bu karabasana düşüp sıkılabilirsiniz; ama Cem Akaş'ın güzel çevirisi imdadınıza yetişiyor.

Şimdi gelelim kitapta altını çizdiğim satırlar;

" 'Ne zaman ayrıldınız Edinburgh'dan?' diye sordu.
'Anımsayamayacağım kadar uzun bir zaman önce dedi,' adam. 'Şehir benim için çok uzakta şimdi, nerdeyse yok gibi.'
'Benim içinse tersi geçerli.' dedi Stevenson. 'Aradaki uzaklık, oradayken olmadığım kadar orada kılyor beni.'" (syf.8)

" 'Nostalji' sözcüğü (okuduklarından anımsadığı kadarıyla) onyedinci yüzyılda Alsace'lı bir öğrenci tarafından, tıbbi bir tezde, memleketlerinin dağlarından uzak kalan İsviçreli askerlerin hastalığını tanımlamak için kullanılmıştı ilk kez. Stevenson için bunun tam tersi geçerliydi: daha önce hiç görmediği yerleri özlemenin verdiği acıydı nostalji." (syf.22)

"Bay Baker içkileri koyup bardakalrdan birini Stevenson'a doğru itti.
'İçin. Bu cehennemde yaşamak istiyorsanız, hem bedeniniz, hem de ruhunuz güçlü olmalı.'
'İçki içmezsiniz diye düşünmüştüm,' dedi Stevenson.
'Ben içerim, ama onlar içmemeli,' diye yavaşça yanıtladı Bay Baker. 'Ben önümde uzandığını bildiğim yoldan şaşmadan ilerleyebilirim; onlar içinse her bir damla, yoldan çıkma nedenidir. Kendi cehennemlerinde yanmalarını, o çok sever gözüktükleri alkole hepsini iyice bulayıp ateşe vermeyi çok isterdim. Bu yitik insanlıktan nefret ediyorum.'
(...)
'İyi bir bardak içkiden ve bir tabak yemekten mahrum bırakmam kendimi. Başka bir insanı da bırakmam. Yaşam sevgisi güçlü bir tutkudur, yiyecek içecek gibi basit şeylerde bile bu tutkunun peşinden hep gitmişimdir.'
'Öyle mi?' dedi Bay Baker. 'Ben sevginin güçlü bir tutku olduğuna inanmıyorum. Korku güçlü bir tutkudur; yaşamın en yoğun sevinçlerini tatmak istiyorsanız korkuyla aşık atmalısınız.'
'Ben de korkarım, ama bunu, yaşamı daha da yoğun bir şekilde sevmek için kullanırım.'
(...)
'Aslında haklısınız. Uygarlığımız içi boş bir sahtekarlık. Yaşamın bütün eğlencesi kayboluyor onun yüzünden. Becerdiği tek şey, dünya yüzeyinde daha büyük sayıda insanı aynı anda mutsuz kılmak. Ama bir de sonsuz mutlulukla dolu pek çok an var, cenneti görebildiğimiz anlar, bunlar için yaşıyorum ben. Yine de bu anların bir teki için bile başka bir insanın acı çekmesine neden olmayı kabul edemem.' " (syf.31)

6 Aralık 2010 Pazartesi

Konuşmayan Tavus Kuşu Camio


 "Coronzon öylesine meşgul bir işadamıydı ki, karısı Avidya'yı evlendikleri günden itibaren yılda ortalama dört gün görebildi. Buna rağmen asla ihmalkar bir koca olmamış, ayrı kaldıkları zamanlarda karısıyla telefon ve telgraflar aracılığıyla haberleşmiş, halini hatrını sormuş, çiçekler yollamış ve onu kıymetli hediyelere boğmuştu."

Berrak Yurdakul'un işte bu cümlelerle başlayan kitabına başladıktan sonra elimden bırakamadım. Kitap 2005 yılında ilk baskısını yapmış, ikinci baskıyı 5 yıl sonra farklı bir yayınevinden yapıyor. Ben de işte bu ikinci baskısını yaptıktan sonra haberdar oldum, okuyunca biz Türklerinde iyi fantastik eserler verebileceğini hatırladım. Kitabı nasıl anlatayım ki; sürükleyici, fantastik, felsefi, ironik ve eğlenceli.

Kitapta neler yok ki: Annesinin karnından on bir haftalıkken saçları düzgünce örülü olarak doğan Seraphim, onun tuhaf bakıcısı Mama Nono, Oscar Wilde alıntıları yapan tavus kuşu Camio, kimseye görünmeyen kedi Ratziel. Seraphim'in iblislerin başı Astaroth'a dönüşmesi, insanların alnında sayılar belirmesi ve tarihin sayılardan önce sayılardan sonra diye bölünmesi, zeki esprileri, ilginç göndermleri ile çok eğlenceli vakitler geçireceğinize emin olabilirsiniz.

Kitabı okuduktan sonra uzun süre üzerine düşündüm; felsefik, mitoljik göndermeleri, mistik altyapısı, alegorik anlatımı ile farklı bir okuma süreci oldu benim açımdan. Berrak Yurdakul, günümüz dünyasını ve yaşadığı çevreyi ustaca hicvetmiş. Kişisel gelişim, iktidar hırsı, iyi ile kötünün mücadelesi, manevi boşluk ve insanların bunu doldurma çabaları gibi konulara ince ince göndermeler var. Kitabı okurken sık sık aklıma keşke bu kitap filme çekilse, filmi de Tim Burton yönetse diye düşündüm. 

Kesinlikle daha fazla ilgiyi hak eden bir kitap, Konuşmayan Tavus Kuşu Camio. 





5 Aralık 2010 Pazar

Bir Mim de Benden

Kitaplığınızın karşına geçin. Gözlerinizi kapatın. Derin bir nefes alın. Elinizi kitapların üzerinde gezdirin ve birini seçin. Şimdi gözlerinizi açın. Bir kitap seçmiş durumdasınız. O kitabı satın aldığınız ya da hediye gelmişte olabilir anı hatırlamaya çalışın. İlk kez okuduğunuzda neler düşünmüştünüz, hatırlayın. Şimdi sayfaları şöyle hızlıca bir dolanın ki, kitabın kokusu burnunuza gelsin. Evet, ne güzel bir koku bu! 55. sayfayı bulun. Sayfayı tekrar okuyun. Sayfadan bir paragraf seçin ve mim konusu olarak bunu blogunuza yazın. Daha sonra siz de arkadaşlarınızdan üç tanesine cevaplaması için gönderin.
Mim Kuralları:
- Mimlenenler mimi cevaplamak zorundadırlar, mim bozulamaz.
- Mimin bozulması teklif dahi edilemez.
- Mim yalnızca 3 kişiye gönderilebilir.
- Karşılıklı mimlemeler yasaktır.
- Mim, her bir blog için sadece bir kez cevaplanabilir.
- Mim kurallarının ilk 6 maddesi değiştirilemez.

Bu mim eminim bir çoğumuza gelmiştir. Uzun süredir evden ve kitaplarımdan uzak olmamdan bana da gelen bu mimi biraz geç cevaplıyorum. Bilgisayara en yakın rafa uzandım ve ilk elime gelen kitabı aldım. Burhan Sönmez'in İthaki Yayınları'ndan çıkan Kuzey isimli romanı. Kitabı geçen yıl, Türk edebiyatında fantastik türe merakımdan satın almıştım. Kitap Rinda'nın babasının izinde kuzeye yaptığı yolculuğu anlatıyordu. Özellikle ayrıntılı işkence sahneleri ile beni rahatsız etmişti.

 Kitabın 55. sayfasını açıyorum ve:

"Aslem'de gülmeye çalıştı, 'Ne zaman gelmiştim?' diye sorarken.
'Hımm...' diye duraladı Glut, 'En zor soruyu sordun işte. Yaz değildi, bahar da değildi. Mevsimler mi yoksa yıllar mı önemli?'
'Beni bir görüşte hatırlayan Glut nsaıl olur da zamanı hatırlmaz?'
'İhtiyarladığımı sanma dostum, kuzeyde yaşamaya başlayalı yıllar oldu ama nedense burada zamanın akışını bir türlü çözemedim, sana da öyle olmuştur.'
Aslem, hayır der gibi durdu."

Genesis


Bernard Beckett'in Genesis isimli kitabı, yaz başlarında kitapçıda kapağıyla gözüme çarpmıştı ama ne yalan söyleyeyim dönüp bakmamıştım bile. Bir kaç gidiş gelişten sonra kitabı şöyle bir inceleyeyim dedim. Arka kapağını okuyunca iddialı bir cümleyle karşılaştım: "21. yüzyılın Cesur Yeni Dünya'sı...". Distopya türü kitaplara da meraklı olduğumdan satın aldım. Satın almasına aldım ama yine önyargıyla uzun süre okunmak için sırasını bekledi. Dün ne okuyayım diye düşünürken şöyle bir göz atayım diye elime aldığım kitabı bir batım ki yarılamışım. 

Kitap, tarih öğrencisi Anaximender'in (ya da kitapta geçen kısa ismiyle Anax'ın) Akademi'ye giriş sınavıyla açılıyor. Bu sınava giriş için konu olarak Anax, Devlet'e başkaldıran Adam Forde'nin yaşamını seçmiştir. Kitap, Anax'ın bu mülakatta sorguculara verdiği cevaplarla 21. yüzyılın ikinci yarısını anlatıyor.

2050'li yıllarda ABD-Çin mücadelesi büyük savaşın başlangıcını oluşturmuştur. Bu mücadele içinde Plato denilen kurucu bir takımadayı satın alarak dış dünyadan yalıtır ve Büyük Deniz Perdesini tamamlayarak devletini kurar. 2052'de dış dünyada ilk salgın ortaya çıkar. Devlet'e sığınmak isteyen bütün mülteciler ortadan kaldırılır.Kurulan yeni devlette insanlar dört gruba ayrılır: İşçiler, askerler, zanaatkarlar ve filozoflar. İlk üç grup arasında yetenkelere göre geçişler yapılabiliyor. Fakat filozoflar grubuna sadece seçilmiş azınlığın çocukları girebiliyor. Çocuklar doğumlarından hemen sonra ebeveynlerinden alınıyorlar. 1 yaşının sonunda yapılan sınavı geçemeyen çocuklar ortadan kaldırılıyor. Evlenmek serbest. Fakat eşler sadece belirlenmiş zamanlarda bir araya gelebiliyorlar, diğer zamanlarda hemcinsleriyle komünlerde yaşıyorlar. 

Devletin yukardaki tanımları distopya türünün diğer örneklerini okuyanlar  için tanıdık gelmiştir. Bu kısa özet kitabın ilk yarısını oluşturuyor. Kitabın ikinci yarısı devlete başkaldıran Adam'ın hapiste yapay zeka olan Art ile diyalogları şeklinde ilerliyor. Bu diyaloglar insan olma ve yapay zekanın evrimi şeklinde ilerliyor ve vurucu bir sonla bitiyor. 

Anax, dört saatlik sınav süresince devleti, tarihi, evrimi, yaratılışı, felsefeyi, ruhu ve düşünceyi irdeliyor. Özellikle orang diye adlandırılan yapay zekaların evrimi ve insanla arasındaki farkları anlatan kısımlar ilgi çekici. Eğer felsefe, bilimkurgu ve distopya türü romanları seviyorsanız mutlaka okuyun derim. 

Son olarak kitaptan yaptığım bazı alıntıları yazmak istiyorum:

"Medya korku ticareti yapmayı arttırdıkça, insanlar da giderek birbirlerine inanmak yeteneklerini yitirdiler. Başlarına gelen her yani felaket için medya da bir açıklama üretti ve bu açıklamanın da her zaman bir yüzü ve bir adı oldu. İnsanlar en yakın komşularından bile korkar oldular. İnsanlar birey, toplum ve ülke düzeyinde başkalarının kötü niyetlerinin işaretlerini aradılar; ve baktıkları her yerde de buldular, çünkü aramanın sonucu budur." (syf.14)
"Tarih bize komplo kuramlarının anlamsızlığını göstermiştir. Karmaşıklık yanılgıya yol açar ve yanılgılarımız içinde de önyargılarımız oluşur." (syf.60)
"Devlet'in kurucuları bireyi reddetmeyi seçmişler ve bunu yaparken de basit bir gerçeği görmezden gelmişlerdir. Bireyleri birbirlerine bağlayan tek şey fikirlerdir. Fikirler de değişip yayılır; sahiplerinin fikir değiştirdikleri kadar, fikirler de sahip değiştirir." (syf.83)
"Kahramanlar yaratmakla ilgili sorun da hep budur. Saf tutmak için, onları birer budala olarak yaratmalıyız. Dünya ödünler ve belirsizlikler üzerine kurulmuştur ve böyle bir yer de kahramanların gelişimi için fazla karmaşıktır." (syf.167)
"Korku, her an ortaya çıkmaya hazır, her yerdedir. Değişim korkuyu, korku ise çöküşü getirdi..." (syf.190)